değersiz bir hayat, uzun zamandır okuduğum en ağır şeydi. yalnız fiziken değil, içinde bağırdıklarıyla taşıyordu bu ağırlığı. kitabı ağlatmakta bir usta olduğunu duyup aldım, daha önce hiçbir kitapta ağlamadım ve bunda ağlamak istiyordum cidden ve kitabın ortalarında bu hissi yaşadım gerçekten. beklentiniz ağlamak ve boğucu bir dramın içine girmek değilse bu kitap sizi dramasıyla biraz sıkabilir, objektif olarak bunu söylemek isterim.
konusu en sığ haliyle üniversiteli dört arkadaşın onların ellili yaşlarının sonuna kadar olan süreçlerini kapsıyor. içlerinden jude karakteri, travmalarıyla ön planda oluyor tabii ki. kitap içinde cinsel istismar, şiddet, taciz, kendine zarar verme ve fiziksel problemler gibi bir sürü konunun ağırlığını taşıyor kitap. ağırlıktan kastım buydu. çok travmatik geçmişlerin yanında karakterlerin iş hayatı - jb ile sanat, willem ile tiyatro, malcolm ile mimarlık, jude ile hukuk- ve karakterlerin kendi içindeki duygusal bağları ilerletiyor kitabı.
willem ve jude ikilisine olan sevgimi nasıl anlatsam bilmiyorum. right person with the right place sözünün birebir örnekleriydi bu ikili. en azından jude için, willem ona öyle iyi geldi ki… birbirlerine olan dostluktan büyüyen aşkı somut şekilde elimde tutabilirim şimdi. o kadar gerçekti. jude karakteri beni bir ipin üzerinde yürüdüğümü hissettirdi, sürekli düşeyazdım, düşmek istedim ama hiç düşemedim ve hiç de ileri gidemedim sanki. acıları öyle derindi ki en sevdiği bile düzeltemedi belki ama onları görünmez kıldı. oysa harold, andy, willem gibi insanlar onun hayatına çocukken girseydi görüp görebileceğimiz en mutlu oğlan da olabilirdi. çünkü ne kadar büyürse büyüsün o hep luke birader’in gölgesiyle yaşadı zihninde, çok ağırdı bu.
bunda da yazarın yazım tekniğinin payı büyük. bölümlerin arasına