tarladan
işlikten
fabrikadan
varoştan madenden devşirilmiş
sırtına üniforma giydirilip
eline silah verilmiş
yurttaşlarınca düşman görülmek…
dövülmek sövülmek öldürülmek…
“Tanrım,
senin yarattığın dünya bu mu?”…
Annemin tam olarak beklentilerini karşılayan, iyi bir kız olmak istiyorum ama sırf onun gönlünü hoş tutmak için böyle davranmak da yanlış geliyor. Annem ben ağzımı açmadan duygularımı anlayıp böylece içini rahatlatsa en iyisi olurdu aslında.
“Aklı” temsil eden kişinin erkek bir karakter; devrimi, bilinmeyeni, korkulanı temsil edenin de kadın bir karakter olması hiç yabancı gelmedi bana. Dönüşen, güçlenebilen, risk alabilen taraf genelde kadın karakterler ve yerinde sayan, tıkanıp kalanların da genelde erkek karakter olması sık rastlanan bir durum gibi. Kitabın sonu karamsar olması sebebiyle beni şaşırtmıştı. Ama şimdi dönüp bakınca şaşılacak bir son göremiyorum. Hatta Zamyatin’i karamsar da bulmuyorum. Tam tersine romantik gerçekçi buluyorum. Kendiyle -duygularıyla- şavaş halindeki bir adamın sonu ne olabilirdi ki zaten?
Akıl, mantık dediğimiz şeyin çok yanlış anlaşıldığı bir dünya çünkü Biz’in dünyası. Dönüşmeden, sadece sabit duran, insanlığını dahi kabul edemeyen ve buna “ruh hastalığı” diyen bir toplumun sonunun bu olması çok olası. Aklın bir tarafta ve duygunun diğer tarafta yer alan iki zıt kutup gibi görüldüğü bu toplumda, insanlığın kazanabilmesi mucize olurdu zaten. Halbuki ikisinin de birlikte var olabileceği, hatta birbirini besleyebileceği, bir denge kurulabileceği bir oluşun olduğunu da düşünüyorum. Ne kadar “ütopik” olsa da, hayatımız boyunca bize öğretilen kalıpları yıkmamız gerekse de.