Bir şeyi görünce anladığını sanıyorsun. O kapağa bakıyorsun, kocaman bir böcek, tamam anladık, diyorsun. Oysa görmeden hissetmek başka. Bunu da anla.
Gregor'u görmüyorsun mesela. Sadece onun varlığını duyumsuyorsun kapalı kapının ardında. Babasının elma fırlatışını duyuyorsun ama görmüyorsun. Keman sesini işitiyor, ağlıyor ama onu görmüyorsun. İşte Kafka'nın istediği buydu belki de. Görmeyesin, sadece içinde kalasın.
Çünkü bir kere çizdiğin zaman, ona bir şekil verdiğin zaman, onu sınırlandırıyorsun. "İşte böcek bu," diyorsun. Oysa Gregor Samsa ne? Bir böcek mi? Belki de hiçbir şey. Ya da her şey. Belki de sabah uyanan herkesin içinde bir yerde duran o korku.
"Ya bir sabah uyanırsam ve ben artık ben değilsem?"
O böcekleri çizen yayınevleri, iyi niyetli aslında. Kitabı tanıtmak istiyorlar, anlaşılsın istiyorlar. Ama Kafka'yı anlaşılır kılmaya çalışırken, onu öldürüyorlar farkında olmadan. Çünkü Kafka anlaşılmak için yazmadı ki. Hissedilmek için yazdı. Rahatsız olmak için. İçinde bir yerlerde kıpırdanan o şeyi duyumsamak için!
Bazen düşünüyorum. Ya Gregor Samsa, o koca böceklerin hiçbiri değilse? Ya sadece bir gölgeyse? Ya da bir his? Sabah uyandığında üstüne çöken o ağırlık mesela. İsmi yok, şekli yok, ama var. İşte Kafka'nın anlattığı o.
O yüzden haklıymış. Böcek çizilmeyecek. Gösterilmeyecek. Çünkü gösterdiğin anda, onu küçültüyorsun. Oysa Gregor Samsa, kocaman bir şey. İçimizde büyüyen, bazen bizi yutacak gibi olan, ama bir türlü göremediğimiz bir şey.