Şerefli bir kimsenin şahsiyetini, erkekliğini ve dinini selamette tutması, karşı cinsle olan münasebetlerinde şer’i sınırları muhafaza etmesine bağlıdır. İslam şeriatı, kadın ve erkeğin birbirleri üzerindeki fitne tesirine karşı sayısız ikazda bulunmuş; bu hududu ihlal etmeyi ya cehalete ya da şeytanın iğvasına boyun eğmeye bağlamıştır. İffeti, hayası ve vakarıyla toplumun manevi sıhhatine hizmet eden mümin kadından Allah hoşnut olsun; zira o, hem fitneye düşmekten hem de başkasının ayağını kaydırmaktan ittika eder. Allah’ın huzuruna, mahcup olacağı bir yüzle çıkmaktan haya eden bu şuur, aynı şekilde mümin erkek için de geçerlidir. Erkeklerden uzak durmak kadının, kadınlardan uzak durmak ise erkeğin dinini ve nefsini arındıran ilahi bir kanundur.
Kadın, hilkati gereği duygusal derinliği ve etkilenmeye açık fıtratı sebebiyle, bazen en masum görünen telkinlere bile kanabilen bir zafiyet gösterebilir. Bu sebeple mümin bir kadının, gerek reel hayatta gerekse sosyal medyanın kuralsız dehlizlerinde, erkeklerle olan mesafesini vakarla koruması elzemdir. Aynı şekilde, mümin kadınların itibarını ve kendi mürüvvetini koruyan erkek de takdire şayandır. Aklı başında hiçbir mümin, iki cins arasındaki velev ki en basit düzeyde olsun yakınlığı hafife alamaz. Bu yakınlığı basite indirgeyenler, ya aklın selametinden mahrumdur ya da şeriatın her ince ayrıntıda belirlediği maslahat ve hududa tam teslim olmamışlardır. Zira bu hafife alış, ancak hevanın çaldığı bir kapıdır ve o kapının ardında şeytanın hizmetçilerinden başkası yoktur.
Şu muhakkaktir ki; şer’i hududu aşan her erkek ve kadın, karşı tarafın nazarında asıl itibarını ve ciddiyetini kaybetmiştir. Nefis, hevasına tabi olmanın verdiği anlık tatminle bu kaybı görmek istemese de, müminlerin nezdinde çirkin görünen bu halin, zerre