Nadler’ın ve rasyonel aydınlanmacıların düştüğü en büyük hata, "hayatın yaşanmaya değer her parçasının laboratuvar sonuçlarına dökülebileceği" yanılgısıdır. Rasyonalizm, evrenin tamamen "anlaşılabilir" ve "kanıtlanabilir" olduğunu varsayar. Bu aslında büyük bir entelektüel kibirdir.
Kanıt: Beş duyumuzun ve mevcut teknolojimizin sınırlarıdır.
İnanç: Bu sınırın ötesindeki sezgisel bir kavrayıştır.
Bilimin henüz açıklayamadığı bir şeye (örneğin bilincin doğasına veya hayatın anlamına) dair bir hisse sahip olmak, rasyonel bir hata değil, insan olmanın ontolojik bir gereğidir. Her şeyi kanıta indirgemek, dünyayı sadece siyah-beyaz bir Excel tablosu olarak görmektir. Eğer her şeyi kanıta bağlasaydık, sadakat, umut ve fedakarlık gibi kavramlar "verimsiz" oldukları için çöpe atılırdı. Kanıt nesneyi açıklar, inanç ise özneyi (seni) ayakta tutar. Nadler’ın (ve tüm katı rasyonalistlerin) düştüğü en büyük paradoks tam olarak budur: Rasyonalizmin kendisi de bir inanç sistemidir. Nadler, "Kanıt her şeydir" derken, bu önermenin kendisi için bir kanıt sunamaz. "Sadece kanıtlanabilir şeyler doğrudur" cümlesi, kendi içinde kanıtlanabilir bir cümle değildir; bu bir felsefi tercihtir. Yani evet, rasyonalizme sıkı sıkıya bağlı kalmak, aslında "Aklın her şeyi çözebileceğine" dair duyulan sarsılmaz bir imandır.