İlk olarak şunu belirtmem gerekir ki, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’e torpil geçmiş sayılırım. Çünkü normal şartlarda elime bir roman alsam ve bu kadar, deyim yerindeyse bozuk bir teknikle yazılmış olsa, okumayıp bir kenara bırakırdım. -Bundan kastım cümlelerin ve anlatının güzelliği değil, teknik sorunlar elbet.- Ancak söz konusu Nâzım’sa hiçbir kitabı bir kenara koymam. Bunu da koymadım ve ilk beş altı sayfadan sonra bu alışkın olmadığım dille anlatılan hikayeye kendimi kaptırıverdim.
Romanda zaman geçişleri çok fazla. Aynı anda yanlış hatırlamıyorsam dört veya beş zaman dilimini birden okuyoruz. Ana karakter Ahmet, Nâzım’ın bizzat kendisini temsil ediyor. Elbet Nâzım’ın akışa eklediği ve akıştan çıkardığı birçok olay ve şahıs olsa da, kitap kesinlikle otobiyografik nitelik taşıyor. Bu okurken daha da keyif almamı, Nâzım Hikmet’in hâtıralarının üzerinde gezinmemi sağladı. Bu gezinti öyle keyifliydi ki, bütün bir kitap su gibi akıp gitti ve ne ara sonuna geldiğimi anlamadım. Bu elbet benim şahsi merakım ve hayranlığımdan kaynaklı da olabilir.
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’in ideolojik bir anlatı olduğu kesin. Beni en etkileyen kısmı, Ahmet’in kendiyle tartıştığı; hayatı bu kadar severken, onu daha da güzelleştirebilmek için her şeyi, ölümü dahi göze alarak mücadele etmekte karar kıldığı bölümdü.
“Hapisanelerde kaç yıl yatabilirsin bu uğurda?.. Gerekirse ömrüm boyunca… İyi ama, sen kadınları seversin, yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. (…) Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim… Peki, asılmak da var, öldürülmek de, Suphi’yle arkadaşları gibi boğulmak da var (…)
Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı. Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda? diye sordum. Verem illetine, yürek hastalıklarına, körlüğe? Körlük mü?.. Körlük…