heyecan ve neşe içinde anlattıkları şeyleri biraz daha dikkatli dinleyince aslında o kadar da ilginç olmadıklarını fark ettim. ama hepsi de yaşadıkları şeyleri çok özelmiş ve kırk yılda bir yaşanırmış gibi anlatmakta çok hünerliydiler. işin garibi dinleyenler de bir süre sonra anlatılanların çok ilginç ya da komik olduğuna inanmaya başlıyorlardı. bu insanlar -belki benim dışımdaki tüm insanlar- böyleydi işte; bir şey onların başına geldiğinde özel, anlamlı ve anlatılmaya değer bir hâle bürünüyordu. bense başıma gelen ilginç şeyleri bile anlatırken sıradanlaştırmakta ustaydım.
meğer ne kadar rahatmışım… meğer insanlar ne bedbaht ve ne kadar büyük acıların içinde yaşam savaşı veriyorlarmış. bir balık kadar mahzun ve savaşın ve esaretin ortasında yoksullukla mücadele veren insanlar, paramparça olan ve sanki bir kemiğin kırılışı gibi çatır çatır batan koskoca bir imparatorluk… elimi cebime atıyorum boş, sokaklar karanlık ve ben tek başımayım artık.
Sanat bize kaderdi, varlığımızdı, sonumuzdu, ikimizdi, sendi, bendi, aşktı, tutkumuzdu, serin bir rüzgâr gibi tenimizi yalar, içimizde türlü ürpertiler estirirdi. Canımız sanata emanetti, o bizim hikâyemizdi.