"athena göz kamaştırıcıydı," diyorum ve gerçekten de böyle düşünüyorum. "bu dünyadan değildi sanki. ulaşılmazdı. ona bakmak güneşe bakmak gibiydi. o kadar parlaktı ki uzun süre bakınca gözleriniz acırdı."
"bunu daha sık yapmalıyız," diyip duruyor. "junie, cidden, niye daha önce böyle bir akşam geçirmedik ki?"
"bilmem," diyorum, sonra, derin bir şey söyleme hevesiyle, "belki de birbirimizi ne kadar çok sevebileceğimiz düşüncesi bizi korkutmuştur."
(...) editörlerinin bile, o son noktayı koymadan önce metnin ana hatlarını görme fırsatı olmaz. "hayatta kalabilir hâle gelene kadar içimde gelişmesi lazım," demişti bana bir seferinde. "henüz olgunlaşmadan dünyaya maruz bırakırsam ölür."
yani birbirimizde ruh ikizimizi bulmuş veya bizi birbirimize bağlayan, derin izler bırakan travmalar geçirmiş değildik – hep aynı yerdeydik sadece, aynı şeyleri yapıyorduk, dolayısıyla birbirimize arkadaşça davranmak işimize gelmişti.