Stefan Zweig kitapları okuru kurgunun tam ortasına yerleştiriyor ve bu her defasında böyle. Bu kitapta da o kadar yoğun bir korku hissini yaşattı ki ha yakalandık ha yakalanacağız derken kitap bitiverdi.
Kitap, insanın kendi vicdanıyla nasıl kıstırılabileceğini çok çarpıcı olarak ele almış. Muazzam bir kurgu. Konu çok sıradan ama Zweig'in onu anlatış biçimi sıradışı.
Sekiz yıllık evliliğinde sakin, saygın, varlıklı ve düzenli bir hayat süren Irene Wagner, bir davette tanıştığı genç bir piyanistle ilişki yaşamaya başlıyor. Ancak sevgilisinin evinden ayrılırken karşısına çıkan bir kadın, Irene’in hayatını altüst ediyor. Şantajla başlayan süreç, zamanla Irene’in yalnızca çevresinden değil, kendi zihninden de kaçamamasına dönüşüyor. Her an yakalanacakmış hissi, sokakta duyduğu her ses, gördüğü her bakış onu adım adım tüketmeye başlıyor. Kitap sadece bir aldatma hikâyesine odaklanmıyor. Bunun ardında getirdiği suçluluk, korku, utanç ve bastırılmış pişmanlıkların insan ruhunda nasıl büyüdüğünü de gösteriyor.
Irene’in şantajcı kadını bulmak için sokak sokak dolaşması, bir noktadan sonra korkunun görünmeyen ama her yerde hissedilen bir kabusa dönüşmesine neden oluyor. İnanılmaz etkileyiciydi.
Kısa ama insanın içine işleyen, psikolojik yönü çok güçlü bir eserdi. Uzun zamandır okunmayı bekliyordu, her ne kadar geç kalmış olsam da iyi ki okumuşum dediklerim arasında yerini aldı.
Gönülden tavsiye...
KorkuStefan Zweig
Yazardan daha önce "Uzun Zaman Önce" kitabını okumuştum. Bu eserde hepimizin tanık olduğu o acı 6 Şubat depremi sonrası yaşananları kaleme almış.
Anlatıcımız, 6 Şubat sabahı aldığı acı haberle Hatay’da alıyor soluğu. Biz kitapta sadece bir depremin vahametini değil, aynı zamanda yerinden edilmişliği, aidiyetsizliği ve insanın hayatta kalırken bile nasıl yavaş yavaş yok olduğunu okuyoruz. (Ali'nin hiķâyesi)
Anlatıcı, kuzeni Ferit’in enkaz altından çıkarılmasını beklediği süreçte, Ali de eşi ve çocuğundan gelecek haberi beklemektedir. Ali, eğer bu enkazdan olumsuz bir sonuç çıkarsa onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Çünkü onları bulana kadar zaten hep yarım kalmış bir hayat yaşamıştır. Bir ailesi olmuşken artık bu dünyada onlar olmadan birbaşına yaşamak istemez.
Ali’nin hikâyesi özellikle çok ağır. Enkazın başında eşini ve çocuğunu beklerken bir yandan da beni unutmayın, hikâyemi anlatın demesi, anlatıcının da bu hikâyeyi biz okurlarla buluşturmasına neden oluyor. Ali ölmekten çok yok sayılmaktan korkuyor.
Irak’tan başlayıp İran, Yunanistan, İstanbul ve son olarak Hatay’a uzanan yaşamı, savaşın, göçün, toplama kampındaki zorlu günlerin ve dışlanmışlığın içinde geçmiş hep. Sevdiği kadınla din farkı yüzünden kuramadığı hayat da yaşadığı acılarına eklenmiş. Bu yüzden Hatay’daki enkaz, Ali’nin yaşadığı ilk yıkım değil aldığı habere göre belki de sonuncusu olacak.
Anlatıcının kuzeni Ferit’le ilgili çocukluk anıları da bu enkazın altında bir bir canlanıyor dimağında.
Çok dokunaklı bir hikâyeydi. Her ne kadar kurgu gibi dursa da anlatılan acılar hiç de uzak değil yaşananlara. Çok severek ve çok da üzülerek okudum. Hayatın acımasız yüzünü birkez daha göstermesi açısından okunmaya değer bir eser "Kimsesizler Coğrafyası" gönülden tavsiyemdir.
Kimsesizler CoğrafyasıZekeriya Çetin
Sevgili Adnan Arduman’ın kalemine bir kez daha hayran kaldım. Daha önce okuduğum "Daha Dün Gibi" kitabı nasıl finaliyle beni ters köşe yaptıysa, "Mart’ın Doğusu" da yine finaliyle bende aynı etkiyi bıraktı.
"Hayatın anlamı nedir?" sorusuyla İstanbul'dan başlayıp Hindistan'a uzanan bir yolculuğa çıkarıyor yazar okuru.
Mart’ın bir davette hiç hazırlıklı olmadığı bu soruyla yüzleşmesi, onu felsefeden Hindistan sokaklarına, insan hikâyelerinden kendi iç yolculuğuna uzanan bambaşka bir arayışa sürüklüyor.
Mart' ın yolculuğu boyunca karşılaştığı her insan, yaşadığı her deneyim, kurduğu her ilişki bu arayışın bir parçasına dönüşüyor. Meşhur Falcı Devanshi'nin yaşamı bir sanat eserine dönüştürme fikri ise Mart'ın zihninde en çok yer eden kısım. Şimdilik ne olacağını tam dillendirmese de kitabın sonunda o sanat ruhunu ele geçiriveriyor.
Yazarın, yine akıcı, neşeli ve okuru içine çeken anlatımıyla sayfalar su gibi akıyor.
Ve o final…
Son satırda bırakılan o tek sesleniş, bütün hikâyeyi okura yeniden sorgulatacak kadar güçlü.
Kitabı bitirdiğinizde zihninizde onlarca ihtimal dolaşıyor...
Ahhh Adnan Hocam yine yapmışsınız yapacağınızı
Editörlüğüyle dokunduğu her metne ayrı bir renk ve zarafet katan Emre Hocamın kaleminin değdiği her yer gerçekten bahar bahçe gibi.
Felsefi sorgulamalarla örülü, merak duygusunu diri tutan, finaliyle zihinde uzun süre etki yaratan ve keyif alarak okunan bir kitap "Mart’ın Doğusu".
Gönülden tavsiye ederim...
#k:537572. Adnan Arduman