Bir iş toplantısı için Çin’e gelen Fransız bir iş adamının yolu, Grand Otel’in tuvalet görevlisi Bayan Ming’le kesişir İlk bakışta sıradan görünen bu karşılaşma, kısa sürede beklenmedik bir bağa dönüşür. Çünkü Bayan Ming yalnızca otelin yaşlı çalışanı değil, kurduğu her cümlesiyle bilgelik taşıyan bir kadındır.
Fransız adam, onun on çocuğu olduğuna dair anlattıklarına başından beri kuşkuyla yaklaşır. Çünkü Çin’in tek çocuk politikası düşünüldüğünde buna inanmak mümkün değildir. Ama yine de kendini o hikâyelerden uzaklaştıramaz. Ve her toplantı arasında soluğu Bayan Ming'in yanında alır. Bu bilge kadını dinledikçe yalnızca anlattığı hayatlara değil, kendi yaşamına ve geleceğine de artık daha başka gözle bakmaya başlar.
“Bir insan kendini ayakta tutan yalandan yoksun bırakılırsa çöker.” Roman, gerçekle kurulan hayaller arasında dolaşırken insanın kendisine tutunabilmesi için kurduğu dünyayı da sorgulatıyor.
Bayan Ming’in bilgeliği, anlattıkları ve Fransız iş adamında bıraktığı iz, okuru da muazzam bir yolculuğa dahil ediyor.
Katman katman açılan, düşündürdükçe derinleşen, tadı damakta kalanlardandı.Gönülden tavsiyemdir.
Bayan Ming'in Hiç Olmayan On ÇocuğuEric Emmanuel Schmitt
Türk edebiyatının ilk köy romanıdır "Karabibik". Nabizâde Nâzım’ın çok kısa süren ömrüne rağmen ardında böylesine kıymetli bir eser bırakmış olması çok etkileyici.
1889 yılında Antalya’nın Temre köyünde geçen (bugünkü Demre) hikâyede, yoksullukla, geçim derdiyle ve toprak mücadelesiyle boğuşan Karabibik’in yaşamına tanıklık ediyoruz.
Eşini, kızı Huri’nin doğumundan kısa süre sonra tifo hummasından kaybeden Karabibik’in Huri’yi tek başına büyütme çabası; borç arayışları, bir öküz sahibi olma isteği ve köylünün çaresizliği üzerinden dönemin gerçekliği oldukça doğal bir şekilde yansıtılmış. Huri’nin doğumuyla birlikte yaşanan bu kayıp ise anlatının hüznünü daha bir derinleştirmiş.
O dönemde Temre’nin ticaret merkezi oluşu, bölgede yaşayan Hristiyan ve Ermeni halkın varlığı, köylünün faizle borç verenlere mecbur kalışı gibi ayrıntılar ve karakterlerin konuşmaları ve doğallığı ise kitaba ayrı bir güzellik katmış.
Salon Klasikleri dizisinden çıkan bu baskının günümüz Türkçesiyle hazırlanmış olması okumayı oldukça kolaylaştırmış tabii. Kitabı Osmanlıca’dan çeviren Mustafa Kemal Özden, sadeleştiren ise Mehmet Ali Bayındır imzasını taşıyor.
Salon Yayınları'nın böyle önemli bir eseri bugünün okuruna anlaşılır şekilde ulaştırılması gerçekten kıymetli.
Benim için geç kalınmış ama keyifle okuduğum, ince hacmine rağmen epey düşündüren bir eser oldu Karabibik.
Sade kapağı ise konuyla oldukça ilintili.
KarabibikNabizade Nazım
KarabibikNabizade Nazım · Salon Yayınları · 201911,9bin okunma
Yaşanmış bir hayat hikâyesinden yola çıkılarak kaleme alınmış bir eser "Birben".
Çocukluk hayallerinden unutmanın kıyısına uzanan sarsıcı yaşam yolculuğunu anlatıyor yazar. Aydın, ileri görüşlü bir babanın desteğine rağmen annesinin dar kalıpları yüzünden balerin olma hayalini gerçekleştiremeyen Birben, hayatının en büyük kırılmalarından birini Rıfat’la yaptığı evlilikte yaşıyor.
Rıfat’la yaptığı evlilikte maruz kaldığı şiddet, baskı ve derin travmalara rağmen oğlunun varlığına tutunarak ayakta kalmaya çalışan Birben, yaşadıklarının izlerini ömrü boyunca taşımak zorunda kalıyor.
Gerçekleşmeyen hayallerinin izini oğlunda bulan Birben, oğlu Onur’un yurt dışına gitmesiyle yeniden yalnız kalıyor. Geçmişin yükü ve yaşadığı acılar zamanla ona demans başlangıcı olarak geri dönüyor. Bunun üzerine huzurevine yerleşerek hayatında yeni bir döneme adım atıyor.
Aslına bakacak olursak en çok annesine ve sonra da Birben'e epey kızıp söylendim. Annesinin geri kafalı hali beni çileden çıkarırken Birben'in kabullenişleri offff dedirtti.
Hayat kısa. Ne dün var ne yarın.
Sadece ve sadece bugün var. Yani an. “Anı yaşamanın” kıymetini hatırlatan etkileyici bir roman.
Biriken travmaların, bastırılan acıların insanda bıraktığı o görünmez yaraları çok çarpıcı bir şekilde kaleme almış sevgili Meral Akman. Birben’in hikâyesi, unutmanın kıyısına gelmeden yaşamı gerçekten hissetmenin ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından kıymetli.
BirbenMeral Akman
Stefan Zweig kitapları okuru kurgunun tam ortasına yerleştiriyor ve bu her defasında böyle. Bu kitapta da o kadar yoğun bir korku hissini yaşattı ki ha yakalandık ha yakalanacağız derken kitap bitiverdi.
Kitap, insanın kendi vicdanıyla nasıl kıstırılabileceğini çok çarpıcı olarak ele almış. Muazzam bir kurgu. Konu çok sıradan ama Zweig'in onu anlatış biçimi sıradışı.
Sekiz yıllık evliliğinde sakin, saygın, varlıklı ve düzenli bir hayat süren Irene Wagner, bir davette tanıştığı genç bir piyanistle ilişki yaşamaya başlıyor. Ancak sevgilisinin evinden ayrılırken karşısına çıkan bir kadın, Irene’in hayatını altüst ediyor. Şantajla başlayan süreç, zamanla Irene’in yalnızca çevresinden değil, kendi zihninden de kaçamamasına dönüşüyor. Her an yakalanacakmış hissi, sokakta duyduğu her ses, gördüğü her bakış onu adım adım tüketmeye başlıyor. Kitap sadece bir aldatma hikâyesine odaklanmıyor. Bunun ardında getirdiği suçluluk, korku, utanç ve bastırılmış pişmanlıkların insan ruhunda nasıl büyüdüğünü de gösteriyor.
Irene’in şantajcı kadını bulmak için sokak sokak dolaşması, bir noktadan sonra korkunun görünmeyen ama her yerde hissedilen bir kabusa dönüşmesine neden oluyor. İnanılmaz etkileyiciydi.
Kısa ama insanın içine işleyen, psikolojik yönü çok güçlü bir eserdi. Uzun zamandır okunmayı bekliyordu, her ne kadar geç kalmış olsam da iyi ki okumuşum dediklerim arasında yerini aldı.
Gönülden tavsiye...
KorkuStefan Zweig
Yazardan daha önce "Uzun Zaman Önce" kitabını okumuştum. Bu eserde hepimizin tanık olduğu o acı 6 Şubat depremi sonrası yaşananları kaleme almış.
Anlatıcımız, 6 Şubat sabahı aldığı acı haberle Hatay’da alıyor soluğu. Biz kitapta sadece bir depremin vahametini değil, aynı zamanda yerinden edilmişliği, aidiyetsizliği ve insanın hayatta kalırken bile nasıl yavaş yavaş yok olduğunu okuyoruz. (Ali'nin hiķâyesi)
Anlatıcı, kuzeni Ferit’in enkaz altından çıkarılmasını beklediği süreçte, Ali de eşi ve çocuğundan gelecek haberi beklemektedir. Ali, eğer bu enkazdan olumsuz bir sonuç çıkarsa onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Çünkü onları bulana kadar zaten hep yarım kalmış bir hayat yaşamıştır. Bir ailesi olmuşken artık bu dünyada onlar olmadan birbaşına yaşamak istemez.
Ali’nin hikâyesi özellikle çok ağır. Enkazın başında eşini ve çocuğunu beklerken bir yandan da beni unutmayın, hikâyemi anlatın demesi, anlatıcının da bu hikâyeyi biz okurlarla buluşturmasına neden oluyor. Ali ölmekten çok yok sayılmaktan korkuyor.
Irak’tan başlayıp İran, Yunanistan, İstanbul ve son olarak Hatay’a uzanan yaşamı, savaşın, göçün, toplama kampındaki zorlu günlerin ve dışlanmışlığın içinde geçmiş hep. Sevdiği kadınla din farkı yüzünden kuramadığı hayat da yaşadığı acılarına eklenmiş. Bu yüzden Hatay’daki enkaz, Ali’nin yaşadığı ilk yıkım değil aldığı habere göre belki de sonuncusu olacak.
Anlatıcının kuzeni Ferit’le ilgili çocukluk anıları da bu enkazın altında bir bir canlanıyor dimağında.
Çok dokunaklı bir hikâyeydi. Her ne kadar kurgu gibi dursa da anlatılan acılar hiç de uzak değil yaşananlara. Çok severek ve çok da üzülerek okudum. Hayatın acımasız yüzünü birkez daha göstermesi açısından okunmaya değer bir eser "Kimsesizler Coğrafyası" gönülden tavsiyemdir.
Kimsesizler CoğrafyasıZekeriya Çetin