Bu kitabı okurken sürekli durmak zorunda kaldım. Çünkü bazı cümleler kitapta değildi; babamdaydı.
Bahçıvan ve Ölüm bana bir hikâye anlatmadı, beni doğrudan kendi yasımın içine oturttu.
Babalarla ilgili duygular her zaman net olmaz. Sevgi vardır ama çoğu zaman söze dökülmez. Mesafe vardır ama bunun adı konmaz. Kitaptaki baba figürüyle okur arasındaki ilişki bana tam olarak bunu hissettirdi: söylenememiş cümleleri, ertelenmiş yakınlığı, “sonra konuşuruz” denen ama hiç gelmeyen anları.
Babamı kaybettikten sonra fark ettiğim şey şuydu: insan birini kaybettiğinde sadece onu değil, onunla olabileceği ihtimalleri de kaybediyor. Bu kitap da tam olarak bunu anlatıyor. Ölümün kendisinden çok, geride kalan boşluğu. O boşluğun nasıl sessiz ama ağır olduğunu.
Bahçıvan figürü bana şunu düşündürdü: bazı insanlar sevgilerini bakım vererek gösterir. Konuşarak değil, var olarak. Babalar çoğu zaman böyledir. Ve biz bunu genellikle çok geç anlarız.
Bu kitabı okurken üzülmekten çok içim burkuldu. Çünkü yas burada dramatik değil; tanıdık. Sabah kalkıp hayatına devam etmeye çalışmak gibi. Bir şey olmamış gibi davranırken içinin tamamen değişmiş olması gibi.
Bahçıvan ve Ölüm bana şunu hissettirdi:
Babamla aramda eksik kalan şeyler sevgi eksikliği değilmiş. Zamanmış. Cesaretmiş. Sözcüklermiş.
Kitap bittiğinde bir rahatlama gelmedi. Ama kendimi daha az tuhaf hissettim. Çünkü bu karmaşık duyguların yalnız bana ait olmadığını anladım. Yasın tek bir şekli olmadığını, baba kaybının da sessiz yaşandığını.
Bu kitap benim için bir veda değildi. Zaten bazı vedalar hiç tamamlanmıyor.
Ama bana şunu söyledi: “Hissettiklerin yanlış değil.”
Ve bazen bir kitap için bu yeterlidir.