Bir gün hafiften rahatsızlandı. çevreden toplaşıp hastaneye götürüldü,iyi bakıldı. doktor “gazlı yiyeceklerden gaz yapacak şeylerden uzak dursun,kalbini sıkıştırır. “ demiş rıza efendi o gece sekiz on tane gazozu içim yanıyor,doyamadım deyip içmiş.sabaha yürümüştü ikindi de cenazesini kaldırdılar. hayatında gazozu el sürmediğini,önceki gün iştahla birini bitirip öbürüne geçtiğini söylediler. demişki ben bu nimetle daha evvel bileydim,keşke bileydim de kana kana içeydim. kendimi kandıracağıma gazoza kanaydım,gazozla kandırılaydım. bunu bile şimdi öğrendim, demiş ben rıza Efendi’nin gazozla intihar ettiğini, ama bunu kimden gizleyip ne olarak göstereceğini uzun uzun düşündüm.başına silahı dayasaydı canıyla baş edemeyen günahkar olacaktı da,yetmiş sene yaşayıp gazozun gazıyla göğe yükselmesi hem çocuksu hem dayanılmazlığı bir ibretnüması olarak aklımın bir köşesinde kaldı.
günlük hayatımızın günlük değilde ömürlük yaşanan bir yorgunluk ve kırıklık olarak akşamları üstümüze çöküyor, bir günü daha yuvarlamış olmak daha ne kadar ve neler kaldığını bilmemekle manasız bir bitiriş olarak,yemediğim meyveleri soyulmuş kabuğu gibi önümde,yanımda duruyordu.
beklemek,bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek,beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere,kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. başı da,ortayı da,sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? baş,orta,son belli,helak kaçınılmaz,ancak önemli olan o zamanı geçirmek,o zamandan geçmek.ve geldiğinde gelememiş gibi,bilmemiş gibi,yaşamamış gibi gelmek,rüyayı görüp uyanmak ve “Neyse rüyaymış,”demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. yaşamaya da,ölmeye de yazık. bu ölüm için yaşamaya,bu yaşamak için ölmeye yazık.