belleğine geri dönüp, hedefine ulaşmak konusunda ne zaman kararlı olduğunu, ne kadar az sayıda gününün kararlaştırmış olduğun gibi geçtiğini, ne zaman kendi kendinin emrine amade olduğunu, ne zaman yüzünün kendi doğal halinde olduğunu, ne zaman zihninin endişeden uzak olduğunu, bu kadar uzun bir yaşamda başarılmış hangi işinin olduğunu, sen ne yitirdiğinin farkında değilken, yararsız bir kederin, aptalca bir sevincin, açgözlü bir arzunun, tatlı dilli bir dostluğun ne büyüklükte bir şey alıp götürdünün farkında değilken, birçok kişinin senin yaşamını nasıl da başka yönlere çektiğini, sana ait olandan sana ne kadar önemsiz bir parçanın kaldığını hatırla: vaktinden önce öldüğünü anlayacaksın.
Şu ki, geçmiş yıkımlarına bir göz atan bütün insanlar – gelmekte olan yıkımlardan kaçınabilmek için- kökten yeni bir şeye başlayabilme gücünde olduklarını hayal ederler. Kendi kendilerine görkemli bir vaatte bulunur ve kaderin onları batırdığı o vasat uçurumdan çıkartacak bir mucize beklerler. Ama hiçbir şey olmaz. Herkes aynı olmaya devam eder; sadece hepsine damgasını vurmuş olan o düşkünlük temayülünün sivrilmesiyle değişirler. Etrafımızda yoğunluğu azalmış ilham ve coşkulardan başka şey görmeyiz: Her insan her şeyi vaat eder; ama her insan, kıvılcımının dayanıksızlığını ve hayattaki deha noksanlığını öğrenmek için yaşar. “”Bir varoluşun aslına uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir.””
aslında her fikir yansızdır ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür; mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur.. ideolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.