Elif Neşe Oruç

Elif Neşe Oruç
@elifneseoruc
Makine Mühendisi
Ege Üniversitesi
Bursa
Bursa
5 okur puanı
Kasım 2025 tarihinde katıldı
Kamman Sultan
Atın sırtında otururken dünya sessizleşti. Ayaklarının altındaki toprak, artık ona ait değildi; o, toprağın bir parçasıydı. Bahar güneşi ağaçların arasından süzülüyor, ışık yapraklarda kırılıp gölün yüzeyine düşüyordu. Su, koşan atın ritmiyle titriyor; sanki göl de onunla birlikte nefes alıyordu. At hızlandıkça düşünceler geride kaldı. Adı, yaşı, sorumlulukları… Hepsi rüzgârın içinde dağılıp gitti. Yeleler rüzgârda savrulurken bedeninin nerede bittiğini, atın nerede başladığını ayırt edemedi. Birlikte akıyorlardı. Ne kaçıyorlardı ne de bir yere yetişmeye çalışıyorlardı. Sadece oluyorlardı. Ormanın kokusu ciğerlerine doldu; ıslak toprak, genç yapraklar, gölden yükselen serinlik… İlk kez kimseye güçlü görünmek zorunda değildi. İlk kez taşıdığı hiçbir yük yoktu. Atın her adımıyla içindeki düğümler çözüldü. Göğsünde genişleyen boşluk korku değil, ferahlıktı. Zaman yavaşladı. Kalbi sadeleşti. O an anladı: Özgürlük bir yere gitmek değildi. Özgürlük, kendine geri dönmekti. Ve bahar ışığında, ormanla göl arasında koşarken, ilk kez gerçekten evindeydi. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Büyüdük mü şimdi ?
Hayattan tat almayı ne zaman bıraktık? Saklambaç oynarken mi, yoksa acıkınca sokak köşesinde yediğimiz salçalı ekmeklerle mi… O, bunu tam olarak hatırlayamıyordu. Sadece eskiden günlerin daha uzun, gecelerin daha sessiz olduğunu biliyordu. Akşamüstleri eve dönmek istemezdi mesela. Sokak lambaları yanana kadar oyunu uzatır, annesinin sesini duymamazlıktan gelirdi. O zamanlar yorgunluk bile güzeldi. Dizleri kanadığında ağlamaz, üstünü silip oyuna devam ederdi. Çünkü canı yanmak, hayatta olduğunun bir işaretiydi. Şimdi ise canı yanmadan da yoruluyordu. Bir zamanlar mutluluk, bakkaldan alınan yarım ekmek arasına sürülen salçanın kokusundaydı. Parası yetmezdi ama gülüşü boldu. Bir gazoz kapağıyla saatlerce eğlenebilirdi. Kimseye yetişmesi, kimseyi geçmesi gerekmiyordu. Zaman onun düşmanı değildi henüz. Büyüdükçe her şey ciddileşti. Oyunlar bitti, sorumluluklar başladı. İnsanlar azaldı, beklentiler çoğaldı. Her şeyin bir karşılığı oldu; emeğin, sevginin, hatta suskunluğun bile. Güldüğünde garipsendi, sustuğunda yanlış anlaşıldı. Bir şeyleri eksik yapıyormuş gibi hissetti hep. Bazen durup düşünüyor: Ne zaman bu kadar yorulduk? Ne zaman mutlu olmak için bu kadar çok şeye ihtiyaç duyar olduk? Geçmişi özlediğini kimseye söylemiyor. Çünkü özlemek zayıflık sanılıyor artık. Oysa o, eski günleri geri istemiyor. Sadece o günlerdeki hafifliği… Her şeyin bu kadar ağır olmadığı zamanları. Akşamları camdan dışarı bakarken, sokakta oynayan çocukları görüyor. Bir anlığına içi sızlıyor. Sonra yüzünde silik bir gülümseme beliriyor. Belki de hayattan tat almayı tamamen bırakmadık. Sadece nereye koyduğumuzu unuttuk. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Terapi
Seanstan az önce çıkmıştı. Aklından geçen ilk cümle şuydu: “Ben de insanım.” Ben de hata yapabilirim. Ben de yardım alabilirim. Her şeyi tek başıma halletmek zorunda değilim. Benim de şefkate ihtiyacım var. Dinlenmeye ihtiyacım var. Bazen arabayı sağa çekmek gerekir. Dörtlüleri yakıp koltuğu geriye yatırmak, biraz uyumak gerekir. Arabanın bütün arıza lambaları yanıyorken yola devam etmenin bir anlamı yoktur. Sorunları çözmek için bir tamirci bulmak gerekir. Ve hayır, bu konu arabayla ilgili değildir. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Cenaze
Parkta oturmuş, kahvesini yudumluyordu. Öyle sessiz ve sakindi ki, bir an için kendini ormanın içinde sanabilirdi. Caddeden yükselen ambulans sesi kulaklarını tırmalıyordu ama çevrede olup biten hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. İçinde, etrafını saran karanlık kadar derin bir boşluk vardı. Hissettiği şeyin huzur mu yoksa tükenmişlik mi olduğunu ayırt edemiyordu. Bir kadın yürüyerek ona doğru yaklaştı; yanından geçerken gülümseyip selam verdi. O ise günlüğünü çıkardı. Tarihi attı ve bir süre öylece durdu. Nereden başlayacağını bilmiyordu. Bugün zor bir gündü. Cenaze töreninden sonra kendine gelememişti. Zihni dağınıktı; ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlamakta zorlanıyordu. İnsanın en sevdiğine veda etmesi, hayatta başına gelebilecek en ağır vedalardan biriydi. Hayatının geri kalanını onsuz nasıl sürdüreceğini düşünmek bile istemiyordu. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Soğuk havaya rağmen, sessizliğin içinde saatlerce öylece oturdu. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Kapalı kutu
Fiziksel hastalıklar mekanik arızalara benzer. Sorunu tespit etmek çoğu zaman mümkündür; kırılan parça görülür, hata bulunur. Ardından çözüm gelir: onarılır, değiştirilir, iyileşir. Acı nettir, sebebi bellidir ve çoğu zaman geçicidir. Ruhsal hastalıklar ise elektronik arızalara benzer. Kapalı bir devre düşünün; dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir ama sistem çalışmaz. Akım bir yerde kesilmiştir, fakat nerede olduğu bilinmez. Ölçmek zordur, teşhis belirsizdir. Arıza bazen tek bir noktada değil, devrenin tamamına yayılmıştır. İşte bu yüzden ruhsal acılar daha sessiz ama daha ısrarcıdır. Nereden geldiğini tam olarak bilemediğiniz bir sancı gibi, insanın içine yerleşir. Fiziksel acı bağırır, ruhsal acı fısıldar. Ama o fısıltı zamanla insanın bütün düşüncelerini doldurur. Bu yüzden hep şunu düşünmüşümdür: Fiziksel acılar mı daha ağırdır, yoksa ruhun aldığı darbeler mi? Ve nedense cevap hep aynı yere çıkar. Ruhta açılan yaralar çok daha geç iyileşir. Bazıları kabuk bağlar ama izi kalır; bazıları ise hiç kapanmaz, sadece öğrenilir. Belki de mesele iyileşmek değildir. Belki mesele, o bozuk devreyle yaşamayı öğrenmektir. Elif Neşe Oruç
Duygu ve Düşünce