Hayattan tat almayı ne zaman bıraktık?
Saklambaç oynarken mi, yoksa acıkınca sokak köşesinde yediğimiz salçalı ekmeklerle mi…
O, bunu tam olarak hatırlayamıyordu. Sadece eskiden günlerin daha uzun, gecelerin daha sessiz olduğunu biliyordu. Akşamüstleri eve dönmek istemezdi mesela. Sokak lambaları yanana kadar oyunu uzatır, annesinin sesini duymamazlıktan gelirdi. O zamanlar yorgunluk bile güzeldi. Dizleri kanadığında ağlamaz, üstünü silip oyuna devam ederdi. Çünkü canı yanmak, hayatta olduğunun bir işaretiydi.
Şimdi ise canı yanmadan da yoruluyordu.
Bir zamanlar mutluluk, bakkaldan alınan yarım ekmek arasına sürülen salçanın kokusundaydı. Parası yetmezdi ama gülüşü boldu. Bir gazoz kapağıyla saatlerce eğlenebilirdi. Kimseye yetişmesi, kimseyi geçmesi gerekmiyordu. Zaman onun düşmanı değildi henüz.
Büyüdükçe her şey ciddileşti. Oyunlar bitti, sorumluluklar başladı. İnsanlar azaldı, beklentiler çoğaldı. Her şeyin bir karşılığı oldu; emeğin, sevginin, hatta suskunluğun bile. Güldüğünde garipsendi, sustuğunda yanlış anlaşıldı. Bir şeyleri eksik yapıyormuş gibi hissetti hep.
Bazen durup düşünüyor:
Ne zaman bu kadar yorulduk?
Ne zaman mutlu olmak için bu kadar çok şeye ihtiyaç duyar olduk?
Geçmişi özlediğini kimseye söylemiyor. Çünkü özlemek zayıflık sanılıyor artık. Oysa o, eski günleri geri istemiyor. Sadece o günlerdeki hafifliği… Her şeyin bu kadar ağır olmadığı zamanları.
Akşamları camdan dışarı bakarken, sokakta oynayan çocukları görüyor. Bir anlığına içi sızlıyor. Sonra yüzünde silik bir gülümseme beliriyor. Belki de hayattan tat almayı tamamen bırakmadık. Sadece nereye koyduğumuzu unuttuk.
Elif Neşe Oruç