Okyanusun en derin yerinde bir istiridye vardı. Kimse görmezdi onu, kimse bilmezdi.
İçinde saklı bir inci duruyordu; parlak, ama kimseye sunulmamış, kendi sessizliğiyle yaşayan bir güzellik.
Deniz yüzeyinden ışık zor ulaşıyordu. Akıntılar her gün inciyi sallıyor, onu oradan oraya götürüyordu. Ama inci, hiç korkmadan, sessizce parlaklığını koruyordu.
Bazen bir balık yaklaşıyor, inciyi fark ediyor gibi yapıyordu ama hemen uzaklaşıyordu. Deniz fırtınaları gelip geçiyor, dalgalar istiridyeyi sarsıyor, inciyi ürkütüyordu. Ama inci sabırlıydı. Bilirdi: Karanlık ne kadar derinse, değer de o kadar büyüktü.
İçinde bir ses vardı, ince, titrek ama kesin:
“Beni bulacak biri var. Ben burada, bekliyorum.”
İncinin derinliğinde bir giz vardı. Ve o giz, onu bulacak kişinin cesaretini, sabrını ve gözlerinin derinliğini test edecekti. Çünkü inciyi görebilmek için, sadece yüzeyde dolaşmak yetmezdi. Derinlere dalmak gerekirdi.
Ve inci bekliyordu. Sadece bekliyordu.
Bir gün, yüzeyin ötesinden gelen bir el, derinlikte parlayan o ışığı fark edecekti. Ve inci, ilk kez karanlıkta da olsa kendini gösterip, hak ettiği değeri bulacaktı.
Elif Neşe Oruç