Elif Neşe Oruç

Elif Neşe Oruç
@elifneseoruc
Makine Mühendisi
Ege Üniversitesi
Bursa
Bursa
5 okur puanı
Kasım 2025 tarihinde katıldı
İnci
Okyanusun en derin yerinde bir istiridye vardı. Kimse görmezdi onu, kimse bilmezdi. İçinde saklı bir inci duruyordu; parlak, ama kimseye sunulmamış, kendi sessizliğiyle yaşayan bir güzellik. Deniz yüzeyinden ışık zor ulaşıyordu. Akıntılar her gün inciyi sallıyor, onu oradan oraya götürüyordu. Ama inci, hiç korkmadan, sessizce parlaklığını koruyordu. Bazen bir balık yaklaşıyor, inciyi fark ediyor gibi yapıyordu ama hemen uzaklaşıyordu. Deniz fırtınaları gelip geçiyor, dalgalar istiridyeyi sarsıyor, inciyi ürkütüyordu. Ama inci sabırlıydı. Bilirdi: Karanlık ne kadar derinse, değer de o kadar büyüktü. İçinde bir ses vardı, ince, titrek ama kesin: “Beni bulacak biri var. Ben burada, bekliyorum.” İncinin derinliğinde bir giz vardı. Ve o giz, onu bulacak kişinin cesaretini, sabrını ve gözlerinin derinliğini test edecekti. Çünkü inciyi görebilmek için, sadece yüzeyde dolaşmak yetmezdi. Derinlere dalmak gerekirdi. Ve inci bekliyordu. Sadece bekliyordu. Bir gün, yüzeyin ötesinden gelen bir el, derinlikte parlayan o ışığı fark edecekti. Ve inci, ilk kez karanlıkta da olsa kendini gösterip, hak ettiği değeri bulacaktı. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Cevapsız Çağrı
Ayaklarını uzatmış, televizyonun karşısında hareketsizce oturuyordu. Film açıktı ama zihni ekrandan çok uzaktaydı. Mutfaktan gelen kısık tıkırtılar, ocağın üzerindeki yemeğin hâlâ pişmekte olduğunu hatırlatıyordu. Ekranda köpüklü baloncuklar havada süzülüyordu. Bir anneyle çocuk trambolinde zıplıyor, biraz ötede bir baba onları izliyordu. Neşeli, tanıdık ve ona tuhaf bir şekilde yabancı bir sahneydi. Göğsünde belirsiz bir sıkışma hissetti. Açlıktan midesi guruldadı. Bu fiziksel boşluk, içindeki daha derin bir eksikliği tetikler gibiydi. Bir an önce yemeğin pişmesi gerek, diye düşündü; sanki yemek hazır olursa her şey de yerine oturacakmış gibi. Tam o anda telefon çaldı. Ekranda beliren isim, zihninin karanlık bir köşesini aniden aydınlattı. Asla cevap vermemesi gereken biriydi bu. Parmakları kıpırdamadı. Telefon yanıp sönüyor, her titreşim kalbinin ritmini bozuyordu. Zaman uzadı. Sessizlik ağırlaştı. Cevap verirse ne olacağını, vermezse neyin eksik kalacağını düşündü. Telefon sustuğunda mı rahatlayacaktı, yoksa asıl o zaman mı her şey başlayacaktı? Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Kamp ateşi
Gece ormanda kamp yapıyordum. Ateşin turuncu alevi etrafımı sarmış, gölgeler dans ediyordu. Uykum gelmişti ama birden ormanın derinliklerinden bir hırıltı duydum. Kalbim bir anda hızlandı. Düşündüm, “Belki rüzgar, belki bir hayvan…” ama bu ses farklıydı, derin, tok bir nefes gibiydi. Başımı kaldırdım. Ateşin ışığında hareket eden bir siluet gördüm. Beyazımsı kahverengi, kocaman… Ayıydı. Bir saniye bile tereddüt etmeden elimdeki sopayı sıkıca tuttum. Ayı da durdu, göz göze geldik. Gözleri, bildiğimiz merhamet ve vahşetin aynı anda birleştiği bir boşluk gibiydi. Hiçbir şey yapamadan öylece durduk, nefesimizi tuttuğumuz anlar birbirine karıştı. Sonra adım attım, yavaş, sessiz. Ayı da yavaşça geri çekildi, ama hala gözleri üzerimdeydi. Kalbim delicesine çarpıyordu; her atışı, hayatta olduğumu bana hatırlatıyordu. O an fark ettim ki, korku bile bana güç veriyordu. Ayının ormandaki varlığı, yalnız olmadığımı hatırlattı. Bir adım geri çekildim, ateşe döndüm, nefesimi almaya başladım. Gözlerini üzerimden çektiği an rahatladım. O gece, ayı ile karşılaşmak… Bütün korkularımı, bütün yalnızlığımı bir anda gözlerimin önüne serdi. Ama aynı zamanda, hayatta kalmanın ve her anı hissetmenin ne kadar büyüleyici olduğunu da. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Kırmızı bot
Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu; sabaha kadar yerler bembeyaz bir örtüyle kaplandı. Uyumadan önce kar yağmasını dileyen ufaklık, gözlerini açar açmaz pencereye koştu. Karşısındaki manzara öyle güzeldi ki hayal ettiğinden bile fazlasıydı. Evin içinde sevinç çığlıkları atarak dans etmeye başladı. Pijamalarını bile çıkarmadan montunu üzerine geçirdi; eldivenlerini ve şapkasını taktı. Kırmızı botlarını ayağına geçirir geçirmez kendini koşarak sokağa attı. Evin önündeki yol nefes kesiciydi. Sıra sıra dizilmiş ağaçlar, sanki bembeyaz gelinlikler giymişti. Çocuk, gökyüzünden süzülen kar tanelerini izleyerek önce koştu, sonra yavaşladı. Adımlarını bilinçli olarak ağırlaştırdı. Soğuk yüzünü kızartıyor, nefesi buhar olup havaya karışıyordu. Hiçbir yere yetişmesi gerekmiyordu. Sadece o anın içinde kalıyor, karın sesini dinliyor, kışın tadını çıkarıyordu. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Radyoaktif
Babası beyaz önlüğünü hiç çıkarmayan adamlardandı. Eve de laboratuvar kokusuyla gelirdi; metal, cam ve sabun arası bir koku. Küçük kız, bu kokuyu güvenle eşleştirmişti. Çünkü babası ne zaman bu kokuyla gelse, dünya biraz daha düzenli olurdu. O gün laboratuvara onu da getirmişti. “Kimyagerlerin çocukları sessiz olur,” demişti gülerek. Kız anlamamıştı ama sessiz olmayı başarmıştı. Cam şişeler raflarda diziliydi. Bazıları renksizdi, bazıları ışığı yakalıyordu. Ama biri vardı… Diğerlerinden farklıydı. Sanki içindeki sıvı, durduğu yerde nefes alıyordu. Kız babasının arkasını dönmesini beklemedi. Çünkü beklemek, çocuklar için en zor şeydir. Şişeyi eline aldığında cam soğuktu ama içi sıcak gibiydi. Bir yudum aldı. Tadı tuhaftı. Acı değildi, tatlı da sayılmazdı. Daha çok… Bir şey olacağı hissi gibi. Babasının sesi o an yükseldi. Adını söyledi. İlk kez o kadar korkarak. Sonrası sessizleşti.
Edebiyat