Adam piyanonun başındaydı.
Parmakları tuşlara değdiğinde çıkan ses, eski bir evin duvarlarında dolaşıp duruyordu. Melodi neşeli değildi ama hüzünlü de sayılmazdı; daha çok alışkanlık gibiydi. İnsanların her gün yaptığı, üzerinde düşünmeden tekrar ettiği şeyler gibi. Pencere aralıktı, akşam serinliği perdeleri hafifçe oynatıyordu. Adam ritmi hiç bozmadan çalıyordu. Saatin kaç olduğu önemli değildi, hangi gün olduğu da.
Üst katta kadın banyodaydı. Aynanın buğusu çoktan camı kaplamıştı, yüzü net seçilmiyordu. Zaten bakmıyordu da. Fayanslar soğuktu, ışık gereğinden parlaktı. Her şey fazla gerçekti. Aşağıdan gelen piyano sesi, duvarlardan süzülerek yukarı çıkıyordu. Aynı melodiyi defalarca duymuştu. İlk zamanlar dinlerdi, sonra alıştı, en son fark etmemeye başladı. O an yine fark etmedi.
Kadın bir an durdu.
Sanki ev, nefesini tutmuş gibiydi.
Piyanonun sesi devam ediyordu.
Alt kattaki adam bir notayı kaçırdı, hemen toparladı. Kaşları hafifçe çatıldı ama çalmayı bırakmadı. Parmakları alıştığı yolu izliyordu. Müziğin içinde kaybolmak, yukarıdaki sessizliği duymamaktan daha kolaydı. Ev, bu iki ayrı dünyayı aynı çatı altında tutuyordu; biri sesle dolu, diğeri fazlasıyla sessiz.
Üst katta zaman başka türlü akıyordu.
Kadın için saniyeler uzundu, dakikalar anlamsızdı. Hayat, bir süredir böyleydi zaten: içi boş ama ağır. Aşağıdaki müzik bir yerden sonra dalga sesine dönüştü, sonra tamamen sustu kulaklarında. O an, kimsenin yukarı bakmadığını biliyordu. Kimsenin kapıyı çalmayacağını. Kimsenin “iyi misin?” demeyeceğini.
Piyano sustuğunda adam derin bir nefes aldı.
Ellerini dizlerinin üzerine koydu.
Sessizlik hoşuna gitti.
Ama sessizlik her zaman aynı anlama gelmezdi.
Bir süre sonra evin içindeki hava değişti. Adam bunun nedenini tarif edemezdi. Sadece içinin sıkıldığını