Elif Neşe Oruç

Elif Neşe Oruç
@elifneseoruc
Makine Mühendisi
Ege Üniversitesi
Bursa
Bursa
5 okur puanı
Kasım 2025 tarihinde katıldı
Dilek
Gece soğuktu ama rahatsız edici değildi. Ateş çoktan sönmüş, geriye sadece közün turuncuya çalan nefesi kalmıştı. Çadırın önünde yan yana uzanmışlardı; sırtları toprağa, bakışları gökyüzüne dönüktü. Şehirde asla görünmeyen yıldızlar burada cömertti. Fazlaydılar. Yakındılar. Sanki biraz uzansalar dokunacaklardı. Sibel, nefesini tutup bir yıldız kaymasını bekledi. Dilek tutmak için değil; sadece o anın gerçekten yaşandığını kendine kanıtlamak için. Burak konuşmadı. Zaten konuşmaya gerek yoktu. Sessizlik ilk kez eksik değil, yeterliydi. Burak elini yavaşça onun elinin üzerine bıraktı. Bir sahiplenme değildi bu, bir söz de değildi. Sadece “buradayım” demenin en sade haliydi. Sibel başını hafifçe ona çevirdi ama bakmadı. Bazı anlar bakılınca küçülürdü, bu an onlardan değildi. Rüzgâr çam ağaçlarının arasından geçerken hafif bir uğultu bıraktı. Ateşin külleri yerinden kıpırdadı. Sibel düşündü: İnsan bazı geceleri ömrü boyunca taşıyordu, bazı insanları değil. Burak düşündü: Bazı suskunluklar bir ömür konuşulabilirdi. Gökyüzünde bir yıldız kaydı. Kadın dilek tutmadı. Adam da. Çünkü ikisi de o anın kendilerinden bir şey istediğini biliyordu: kaçmamak. Ve yıldızlar, bunu yeterince anlayan iki insanı sessizce izlemeye devam etti. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Sessizlik
Yorgundu. Kapıyı açtı, ayakkabılarını çıkardı. Işığı yakmadan evine girdi. Paltosunu çıkarıp sandalyeye astı; sanki birazdan tekrar çıkacakmış gibi. Lavaboya yürüdü. Aynada yüzüne baktı. Mavi gözlerinin derinliğinde ne kadar yalnız olduğunu gördü. Yüzünü yıkadı. Su aktı, her şey olduğu yerde kaldı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yatağına uzandı. Zihni hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Her gece kurulan, onu yargılayan o mahkeme bu gece toplanmamıştı. Tavanı seyrederken birden ağlamaya başladı. Bu gözyaşları sebepsiz değildi. Sadece çok geç kalmıştı. O kadar uzun süredir kendini tutuyordu ki, doğruları artık kendine bile itiraf edemiyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlarken uyuyakaldı. Belki ilk kez, kaçmadan. Elif Neşe Oruç
Edebiyat
piyano
Adam piyanonun başındaydı. Parmakları tuşlara değdiğinde çıkan ses, eski bir evin duvarlarında dolaşıp duruyordu. Melodi neşeli değildi ama hüzünlü de sayılmazdı; daha çok alışkanlık gibiydi. İnsanların her gün yaptığı, üzerinde düşünmeden tekrar ettiği şeyler gibi. Pencere aralıktı, akşam serinliği perdeleri hafifçe oynatıyordu. Adam ritmi hiç bozmadan çalıyordu. Saatin kaç olduğu önemli değildi, hangi gün olduğu da. Üst katta kadın banyodaydı. Aynanın buğusu çoktan camı kaplamıştı, yüzü net seçilmiyordu. Zaten bakmıyordu da. Fayanslar soğuktu, ışık gereğinden parlaktı. Her şey fazla gerçekti. Aşağıdan gelen piyano sesi, duvarlardan süzülerek yukarı çıkıyordu. Aynı melodiyi defalarca duymuştu. İlk zamanlar dinlerdi, sonra alıştı, en son fark etmemeye başladı. O an yine fark etmedi. Kadın bir an durdu. Sanki ev, nefesini tutmuş gibiydi. Piyanonun sesi devam ediyordu. Alt kattaki adam bir notayı kaçırdı, hemen toparladı. Kaşları hafifçe çatıldı ama çalmayı bırakmadı. Parmakları alıştığı yolu izliyordu. Müziğin içinde kaybolmak, yukarıdaki sessizliği duymamaktan daha kolaydı. Ev, bu iki ayrı dünyayı aynı çatı altında tutuyordu; biri sesle dolu, diğeri fazlasıyla sessiz. Üst katta zaman başka türlü akıyordu. Kadın için saniyeler uzundu, dakikalar anlamsızdı. Hayat, bir süredir böyleydi zaten: içi boş ama ağır. Aşağıdaki müzik bir yerden sonra dalga sesine dönüştü, sonra tamamen sustu kulaklarında. O an, kimsenin yukarı bakmadığını biliyordu. Kimsenin kapıyı çalmayacağını. Kimsenin “iyi misin?” demeyeceğini. Piyano sustuğunda adam derin bir nefes aldı. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Sessizlik hoşuna gitti. Ama sessizlik her zaman aynı anlama gelmezdi. Bir süre sonra evin içindeki hava değişti. Adam bunun nedenini tarif edemezdi. Sadece içinin sıkıldığını
Edebiyat
Kartopu
Düşmeden önce dünyanın kirini tanımıyordum. Bana bakan herkes bir kış sabahını hatırlıyordu. Balkon korkuluğu soğuktu. Güneş, sırtımı okşuyordu. Aşağıda hayat vardı; sesler, kokular, aceleler… Ben sadece merak ettim. Kediler merak eder, insanlar gibi düşünmeden. Bir anlık dengesizlik… Bir kalp atımı kadar kısa bir boşluk. Sonra yer çekimiyle tanıştım. Düşerken zaman yavaşladı. Tüylerim havada dağıldı, beyazlığım gökyüzüne karıştı. O an anladım; bazı düşüşler korkudan değil, masumiyetten olur. Aşağıya doğru inerken tek düşündüğüm şey acı değildi. Şaşkınlıktı. “Böyle olmamalıydı,” hissi. Hayatın bazen sessizce yön değiştirmesi gibi. Bir ses duydum, bir çığlık mıydı yoksa benim miyavlamam mı bilmiyorum. İnsanlar yukarıdan baktı, ben aşağıdan gökyüzüne. Düştüğüm yer sertti ama asıl sert olan,
Edebiyat
Zencefil
Klasik bir öğle molasıydı. Arabasına atlayıp şarkı söyleyerek sevdiği kafeye gelmişti. Zencefilli kahvesini sipariş ederken tatlı istemeyi de unutmamıştı. Hesabı öderken küçük bir atak geçirdi; bu, onun alışık olduğu bir durumdu ama etrafındaki insanların meraklı bakışları hâlâ rahatsız ediciydi. Siparişler hazır olunca kendine güzel bir masa seçti. Ağaçları ve gökyüzünü keyifle seyretmek istiyordu. Binalar arasında sıkışıp kalmış ruhu, ancak böyle anlarda nefes alabiliyordu. Rüzgârda ağaçların çıplak dalları dans ederken, zencefilli kahvesinin boğazında bıraktığı sıcaklığı hissederek o anın tadını çıkardı. Elif Neşe Oruç
Edebiyat