Mayıs ayının ikinci haftası gibi başladığım bu kitabı okurken yer yer sıkıldığımdan ötürü yarıda bırakıp başka kitaplar bitirdim. Ay bitmeden tamamlamak için bu gecemi ona ayırdım. Kitabı çok uygun fiyata A101'den aldım. Üstelik tanıtımda görüp araştırdığımda okuyanlar tarafından çok beğenildiği yönünde yorumlar okudum. Fakat ne yazık ki ben aman aman beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bazı yerler epey sıkıcıydı. Atlayarak okuduğum birkaç yer oldu. Kitabın adı Tanrı'nın Unutulan Çocukları olduğu için ben daha farklı bir olay örgüsü bekliyordum bu konuda beklentimi karşılamadığını söyleyebilirim. Onun haricinde kitabın son kısmında az da olsa şaşırdım ama pek bir heyecan yoktu açıkçası. Birkaç yorumda okuduklarının arasında en beğendikleri kitap olduğunu yazdıklarını gördüm. Saygı duyarım fakat bu konuda o insanların okudukları kitapları merak etmiyor değilim.
Herkes tarafından dışlanmış Jasper bir gece Charlie'nin penceresini tıklatır ve onu ormanın derinliklerinde asılmış halde bulduğu Laura'nın yanına götürüp yardım ister. Bunun akabinde dost olur ve birbirlerini yardım ederler. Laura'nın kimin öldürdüğünü bulmaya çalışırlar.
Ek bilgi: Kitap Avustralya'da 6 ödül almış.
Kitap hakkında benim düşüncelerim bu şekilde. Tabii her okuyucuda farklı hisler uyandırır kitaplar. Sevmek veya sevmemek zevk meselesi. Daha daha güzel kitaplar okuduğumu düşünüyorum. Bir ara aklımdan keşke kitaplığımda beni bekleyen Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okusaydım diye geçti. Neyse artık başka bir sefere kaldı.
Herkese iyi okumalar :)
Her kadın biraz delidir aslında. Bazıları bu deli yanını gizlerken bazıları ise deliliklerini açığa vurur. Yeni tanıştım Mine Söğüt ile. Anladım ki o, içini dışa yansıtanlardan. En azından bunu yapacak güçlü bir kaleme sahip. Nerden duydum hatırlamıyorum ama kitapta korku hikâyeleri yer alıyor diye biliyordum. O beklentiyle sona bırakmak istedim fakat pek de öyle olmadığını gördüm. 21 öykünün yer aldığı kitapta neler var neler... Kadın, feryat ediş, acı, kahrolma, tükenme hissi, kaybedilen çocuklar, ölüm, intihar, delilik halleri, cinayet ve daha nicesi.
Etkilendiğim, altını çizdiğim o kadar çok cümle var ki... Onlardan biri: "Bir zamanlar yatağının durduğu yerin tavanına takılı kancalardan... kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... kendini ve deliliğini."
Dediğim gibi her kadın biraz delidir. Ben de deliyim, sen de. Fakat ben bu deliliği bastırmaya çalışanlardanım. Sebebi ise dış faktörler. Dış derken kapının dışındaki faktörler. Çoğumuz gereğinden fazla önemsemiyor muyuz bu kapının dışındakileri? Oysaki ne gerek var değil mi? Bunu anlamam biraz geç oldu ama güzel bir şekilde oldu. En azından bana ders verdi. Neyse konuyu saptırmayayım daha fazla. Özgür bırakın içinizdeki deliyi yoksa içinizde kaldıkça sizi birer psikopata dönüştürüyor.
Şunu söylemeyi unuttum. Kitabın içerisinde, hikâye sonlarında Bahadır Baruter'e ait ürpertici resimler bulunmakta. Odamın duvarları müsait olsaydı hiç düşünmeden kitaptan kesip asardım onları. Baktıkça içimdeki deliyi hatırlardım :)
Hikaye okumaya devam edeceğim, çok sevdim çünkü. Size de tavsiye ederim.