"Ben hastayım, çok hasta," dedi umarsız bir hareket eşliğinde. "Şu ana kadar hastalığımın ne kadar ilerlediğini anlamamıştım. Bir şeyler uçup gitmiş benden. Hayattan hiç korkmamışımdır, ama bir gün hayata doyabileceğimi hiç hayal etmemiştim. Hayat beni o kadar doyurmuş ki hiçbir şeye arzu duymuyorum..
Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şeyde zaten buydu; yaşamak.
Öncelikle kitabı beğendim mi ondan bahsedeyim. Evet beğendim şeker portakalından sonra okunması gereken bir kitap. İçeriğine değinirsem bu kitapta zezenin ergenliğiyle karşılaşıyoruz. Yine şeker portakalında olduğu gibi zezenin akıl almaz maceralarına, içini açabildiği yeni bir arkadaşı olan kaplumbağasıyla beraber serüvenine ortaklık ediyoruz. İçindeki o sevgi eksikliğini kapatmaya çalıştığı ve hayranı olduğu sinema oyuncusunu da unutmayalım :) Kısaca söylemek gerekirse önerebileceğim kitaplar arasında. Okurken keyif alacağınıza eminim. Şimdiden keyifli okumalar.
"... kendi küçük hayatlarını dar kafalı küçük formüllere göre yaşayanları, bir araya toplaşmış sürüler dışında var olamayan varlıkları, yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları, kölesi oldukları çocuksu kurallar nedeniyle gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce bir iki kez acı kahkahalara boğuldu."