"Seni tanıyorum!" Ediz keyifsiz bir şekilde güldü. "Seni senden daha iyi tanıyorum. Ben o duvarların ardında artık seninle birlikteyim." Yüzünde yine ölüm meleğini andıran solgun bir güzellik vardı. Yüzü hiç yumuşamayacak mıydı? Hep böyle kaskatı, mutsuz ve sert mi olacaktı? "Beni hissetmediğini söyleme sakın. Ben o duvarlardan geçtim ve senin yanındayım Doğa! Sana sadece ben zarar verebilirim."
"En büyük zararı sen veriyorsun zaten!"
Herkesi en ağır darbeler yere indirirdi, gelen her yeni darbede harabeler bile çöker, ortada enkaz kalmayana dek devam eden bir süreç başlardı. Ama sorun şu ki beni güçlü kılan da bu darbelerin ta kendisiydi. Her şeyden o kadar kopuktum ki olan bitenin farkına varabilmem için birinin beni çimdiklemesi değil, etimi koparması gerekiyordu.
Ediz yorum yapmıyordu, ciddi bir ifadeyle bir şeyler düşünüyordu. Böyle anlarda ayrı bir güzel görünüyordu, bakışları sanki uçup gidiyor, kendi dünyasına dalıyordu. Ve ben onun kafasının içinde dönen dünyayı o kadar çok merak ediyordum ki...
“Sana bir şey olmasına izin vermem,” dedi beni kendine çekerken.
“Merak etme, benim yanımda korkmana gerek yok. Unuttun mu, sana sadece ben zarar verebilirim.”
"Sadece yanında uyumak istiyorum."
"Neden böylesin?" diye sordum bıkkın bir sesle. "Beni çok yoruyorsun, gerçekten."
"İstediğin ne Doğa?" diye sordu.
"Kendinden biraz taviz vermen," diye mırıldandım.