Yeryüzü, sırtındaki kamburu bir parça daha karartıyor,
Göğün lacivert yırtıklarından sızıyor o eski hınç.
Kimseler görmüyor ufkun arkasında can çekişen güneşi,
Kimseler bilmiyor, bu kızıllık bir şafak müjdesi değil,
Bize emanet edilen o ağır, o dilsiz utancın rengidir bu.
Bir elektrik direği, yalnız ve amansız bir şahit gibi dikilmiş,
Karanlığın ortasında, insan yapısı bir yalnızlığı haykırıyor.
Biz ki, kelimelerin namusunu meydanlarda unutanlar,
Biz ki, toprağın sesini betonlar altında susturanlar,
Şimdi bu zifiri karanlığın koynunda hangi teselliyi arayacağız?
Bak, bulutlar birer suç ortaklığı gibi ağırlaşıyor üstümüzde,
Ne bir rüzgar temizleyebilir bu birikmiş kederi, ne de bir yağmur.
Çünkü insan, kendi kalbini kararttığı gün kaybetti bu harbi,
Ve şimdi o daracık, o kan kırmızı çizgiye sıkışıp kaldı umut:
Ya bütünüyle karanlığa teslim olmak, ya da kızıl bir kor gibi yanarak ölmek.
Burası dünya; gölgenin gölgeyle çarpıştığı o tekinsiz pazar.
Fakat içimizde hala duruyorsa o ihtilalci sızı,
Ve gözlerimiz hala seçebiliyorsa karanlığın içindeki o son isyan rengini,
Demek ki henüz her şey bitmiş sayılmaz.
Karanlık ne kadar koyu olursa olsun,
İnsan, kendi yangınını taşımalıdır cebinde