Sevgili yazarımızın kitaplarını ilgiyle okurum. Beğenir, öneririm. Ama bu sefer böyle bir işe girişmeyeceğim. Onu Sevdiğim Zamanlar'ı, iyi bir roman zayıf çeviri ya da dili iyice işlenmemiş okuru ikna edemeyen bir hikaye diye tanımlamak istiyorum. Roman kendi içerisinde kendi gölgesine dönüşmüş adeta.
Paris'e yolu düşenin iki kişinin mezarını ziyaret etmesi normal ama romanın kendisinin bunu yapması ve ha bire kullanması romanın etkisini geri plana atar. (Kendim Ahmet Kaya dinlerim ve Yılmaz Güney'in filmlerini ilgiyle izlerim. Kendisi zaten "Sinemamızın 'Yol' unu yapmıştır*") İki büyük sanatçı bir eserin bir parçası olamaz ancak eserin bütünü olabilirler. Çünkü çok büyük etkileri vardır. Bu iki değer dışında yazarların metinleri, şarkılar, dengbejler, Arap Baharı, Şah, Tunus, sömürge, göçmenlik vb. roman boyunca sürüp gidiyor. Hikayedeki Fransız kadının kullandığı dil vasat bir çeviri gibi duruyor. Göndermek sözcüğü yerine "postalamak" diyor her defasında. Yani bana Fransız birinin kurgusu gibi gelmedi. Kendi kültürünün dışında bir dille anlatılmış.
Arkanya'da geçen olaylar ise çok fazla konu edinilmiş. Politik havanın kendisi yok ama bütün her şey söylenmiş. (Politik hava romanda olmasın zaten) Sanki hikayenin kendisine zorla iliştirilmiş gibi.
Sevgili yazardan beklentim: Gerçek veya kurgu anlatması önemli değil. Önemli olan beni yani okuru, anlattığı her neyse ona inanmamızı sağlasın. Onun kurgusunu ya da gerçeğini hissettirsin. Dram'a konu olacak şeylerden uzak bir his istiyorum. Romanda bana güzel gelen şey Bergama peyniri için helikopterin havalanması. Bu kısa hikayenin gerçeği de kurgusu da inandırıcı gelmişti.
Kemal Varol, şiire sığamayan ama romana da bir beden büyük gelen bir yazar. Öykü türü, yazarın en sağlam alanı olmalı artık.
Kemal Varol'a
İsmini önceden, eserini sonradan keşfettiğim yazar diyelim. Başka bir tat var dilinde. Öyle ben de alıp okuyayım cinsinde bir yazar değil. Özel bir okura hitap eden bir anlatımı var. Uyanık ve dikkatli olmayı becerebilen okur, buyursun okusun. Günlük dilden ya da yaşadığımız yörede kullanılmayan bazı kelimeler anlatımı duraklatsa da yazar bunu umursamıyor. Okumamıza devam etmemizi istiyor. Mekan olarak en çok bekletildiğimiz yer kahramanın zihni. Yazar, bizi o zihin içinde uğuldayan sesleri bir saatin işlenişindeki nizama uygun şekilde cümle cümle çeviriyor. Ne yükseliyor ne alçalıyor. Okunması zor ama keyif alması harika bir yazar. Şule Gürbüz'ün diğer eserlerine de el atacağım.
Tostloy'a atfedilen ama aslında John Gardner'a ait olduğu sözü hatırlayalım: "Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir." Bu kitapta ikinci durum yaşanır: bir yabancının gelişi. Monolog kurguyu besleyen ögeler: saksafon, fasulye, şapka, mezartaşı... Tüm bunları 'hafıza' dediğimiz bir ögeye güvenerek yazar. Hatta: bizi yaratan hafızadır, der. Fakat sonra hatırladığı bazı şeylerin hiç yaşanmadığını fark eder.
Hafıza bizi yanıltır mı?
Orhan Pamuk okurken büyük bir hevesle yazmaya, yazarlık hayalleri kurmaya başlamak. Kitap bitince de daha fazla Orhan Pamuk okuma isteği ve iştahın oluşması.
Yazarı daha çok tanımak için okunmalı.
Bir yabancının bir yere gitmesiyle başlayan olaylar her daim ilgi çekicidir. Kahramanımız Juan bir hesaplaşma/yüzleşme aslında annesinin vasiyetini yerine getirmek için Comala'ya gider. Babasını görmeye giden kahramanımız beklediği gibi insanların yaşadığı bir yere değil de hayaletlerin, ölülerin, seslerin, zamansızlığın, hakim olduğu hüzünlü bir yere gelmiştir. Ölüler konuştukça olaylar genişliyor ve çözülmeye başlıyor her şey. Siz de bazen kendinizi ölü hissedebilirsiniz. Denerseniz zevkli olur. Baba - oğul ve nefretin hakim olduğu bir yerde intikam kaçınılmaz olur. Pedro'nun inadı bütün Comala'yı yok etmiştir. Yok oluşa tanık olmak istemez misiniz? Büyülü bir eser. Okuru zora sokan bir şey var: Bölüm başlıkları yok ya da hangi ölü konuştu, nereden bu olaya geçildi gibisinden. Büyülü Gerekçiliği sevenler okusun. Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuyanlar tabii ki de okusun.