Onsuz ölmekten başka hiçbir sadakatsizlikle suçlamadı kocasını; onun hiçbir zaman, şimdi, üç parmak boyunda bir düzine çiviyle çivilenmiş tabutunun içinde, toprak altında iki metre derinlikte olduğu kadar kendisinin olmadığını bildiği için de kurtulmuş hissediyordu kendini.
“Mutluyum,” dedi, “çünkü evde olmadığı zamanlar onun nerede olduğunu ancak şimdi kesinlikle biliyorum.”
Bütün eşyası katırlarla birlikte uçuruma yuvarlanmıştı; ama Fermina Daza, uçurumun dibinde dehşet çığlığı sönünceye dek düşüşün sürdüğü yüzyıllar süren o anda, ne ölen zavallı katırcıyı ne de parça parça olan hayvanları değil, kendi katırının da ötekilere bağlı olmamasının ne şanssızlık olduğunu düşündü.
Karşılıklı kuşkulara karşın, onu ne denli sevdiğini bilmeden göçüp gitmemesi için ona bir ancık daha olsun bağışlamasını dilemişti Tanrı’dan; birbirlerine söyleyemedikleri her şeyi söylemek, geçmişte yaptıkları kötü şeyleri yeniden daha iyi yapmak için onunla birlikte sürdüğü yaşama yeni baştan başlamak için dayanılmaz bir istek duydu içinde. Ama ölümün uzlaşmazlığı karşısında boyun eğmek zorunda kaldı.
Gerçeğimizi ararken yaşadıklarımız, asıl gerçeklerimiz oluyor esasında. Doğruyu kovalarkenki arayışlarımızda geçen o maceraların tümü, asıl hikayemiz. Kafamızı başka yöne çevirsek, bir sokak aşağıdan geçsek, bir çağrıya kulak versek belki de oracıkta belirecek kadar yakın bazen. Bazen şehir şehir gezmene, farklı tenlere değmene, uzun sürelere rağmen bulunamayacak kadar uzak ve ihtimalsiz. Aranan bulunsa belki ne güzel olacak her şey. Hep bir ihtimal. Belki yalnızca mesele aramaktadır. Bulununca o büyüsü kaybolacaktır. Bunun da bir avuntu olması ihtimaldir. Gerçeklerimiz, bizler için oracıkta dururken; arayışlarımız bize aylaklık sıfatını katar. Herkesin kendi gerçeğini aramıyor olması asıl deliliktir. Farkında olanların, tekdüzeliğe tahammülsüzlerin, farklıların kaderi ise hep aynıdır: aylaklık.
Aylak AdamYusuf Atılgan · Can Yayınları · 201971,1bin okunma