Söylenecek söz bittiğinde başlar âh. Yeryüzü kelimeleri acıyı ifadeye yeltenip de yersiz ve yetersiz kaldığında. Hesaplar artık bu dünyanın terazilerine sığmayıp bambaşka bir zamana ve mekâna havale edildiğinde. Mum tahtaya, can boğaza, bıçak kemiğe dayandığında.
Bu yüzden âh'ın hâli var kelâmı yok, makamı var nakli yok..
"Bedeninizi, ne yiyeceğinizi, ne içeceğinizi düşünmeyin. "Gözün eğer seni aldatıyorsa, onu söküp at; sağ elin seni günaha sevk ediyorsa, onu kes.", "Hayatı kazanmak isteyen. onu kaybetsin...",
...Çünkü din, dünyada ve insanlar karşısında nasıl yaşamalıyım sorusunun değil, kendi içimde ve kendimin karşısında nasıl yaşamalıyım sorusunun cevabıdır. O, hâkimiyeti İblis'in elinde olan islah edilemez bir dünyanın tüm manasızlığını geride bırakarak tırmanılması gereken dağın zirvesindeki bir mabet, bir sığınaktır. Saf din budur.
"İnsanlar, bedeni zapt eden ve her istediğini yapmasindan alıkoyan her şeyden bedenlerini ve kendilerini korumak suretiyle özgürlüğe kavuşmak isterler. Bedenin himaye edilmesi için kullanılan şeyler zenginlik, yüksek mevki, şöhret- istenilen özgürlüğü temin etmez, aksine engel olur. İnsanlar daha geniş bir özgürlük kazanmak isterken günahlarından,yanılgılarından ve hurafelerinden zindanlar inşa eder ve kendilerini oraya hapsederler..."