Son bir haftadır kendimi muhayyel bir hayatın içerisine konuk olmuş fakat misafirperverlik görememiş hayali bi karakter olarak hissettim. Bu şaheserin sunduğu huzursuzluk imgesi beni bambaşka hüviyette bir hayatla karşılaştırdı.
Esasen kitabı okuma sebeplerimden biri üzerinde çalışma yaptığım Marksist felsefeyi daha iyi anlamak ve tanımlamak üzerineydi. Yaptığım bu ikinci okuma çok daha farklı bir duyuş ve hayata dokunuşu da beraberinde getirdi. Bana fikrimi sorsalar bu kitabın başkarakteri için Mümtaz değil Suat der ve bu fikrimi sonuna kadar savunurdum. Sanki Suat olmasa
ne insan ne aşk ne de toplumcu gerçekçilik olgusu bu kadar iyi anlaşılamazdı. Bu ruhsal çöküntüye uğramış ve kendi tabiriyle dinsiz olan adam kitabın en önemli çehrelerini oluşturmakta ve beni şiddetle şaşırtmakta çok başarılı oldu.
Diğer bir karakter ise toplumcu bakış açısının tam bir somut örneği, ideal münevver, iyi bir aile babası olan İhsandı. Marksist bakış açısının savunduğu ferdi değil bütünü kapsayan insanlık felsefesinin yansımaları bu karakterde muazzam yansımalarla karşıma çıktı.
Kitabın, herkese göre (bana değil) başkarakteri Mümtaz ise dönemin debdebesi, iç sıkıntısı, ruhsal problemleri gibi durumları bizlere tamamen bir aşk olgusu üzerinden verdi. Bu aşk tam da “romanlardaki aşk” tabirine uyan cinstendi. Ben bu kadar aşk meftunu olmayı ve onu ölümle aynı kefeye koymayı realiteden uzak ve neden bilmiyorum çok abartılı buldum. Ta ki roman ilerleyene ve bu aşkın sır perdeleri çözülene kadar. Nuran Mümtaz için bence ulaşılmaz bir ideolojinin ulaşılmaz sonuca varamayışları hissini yarattı. Mümtaz kendi iç huzuru için bir yaşam inşa etmeye çalışırken tamamen yapayalnız kaldı. Berna Moran bu kitap için ne kadar doğru bir inceleme başlığı seçmiş. “Bir huzursuzluğun romanı: Huzur.”