Oysa insanın yaptıkları kadar yapmadıklarını da, seçtikleri kadar seçmediklerini de, oldukları kadar olamadıklarını da içine alıyordu kader. O zaman boyunca uzanan, yani geçmișten gelip dörtnala geleceğe doğru ilerleyen düz bir çizgi değildi. Kader bir döngüydü. İçinde neticeler barındırdığı kadar, görülmemiş, gizli kalmış sebepler de barındırıyordu. Bitişlerle olduğu kadar başlangıçlarla da doluydu Tek mesele kaderi okumakta, okuyabilmekteydi.
Aşçıbaşı'nın ve yeryüzünde daha birçok insanın yaptığı gibi kaderin sadece tek bir kısmına bakıp kalmak, insanın kendisini bir girdaba hapsetmesiydi sadece. Oysa önemli olan döngünün bütününe bakabilmek zamanlar, mekânlar, insanlar ve olaylar arasında kendi bıraktığı izleri sürebilmekti. Bunu yapabilmek, bu ilahi matematiğin içine gizlenmiş denklemleri belirgin kılıyor, elinizden alınanlar kadar önünüze sunulanları da görebilmenizi sağlıyordu.
Bir insanın karşısındaki insanla ancak ve ancak onun kendisine gösterdiği samimiyet ölçüsünde samimiyet kurabileceğini, kendini de en az karşısındaki kadar ciddiyetle dinleyerek öğrenmişti.