Bir konsere gitmiştim, orkestra eski ustalardan birinin olağanüstü güzellikteki bir eserini çaldı, tahta üflemeli sazlar tarafından yavaşçacık icra edilen parçanın iki ölçüsü arasında öbür dünyanın kapısı önümde yeniden aralandı ansızın, gökleri uçarak geçtim. Tanrıyı iş başında gördüm, mutlu acılar çektim, bundan böyle dünyada hiçbir şeye karşı kendimi savunmaz oldum, bundan böyle hiçbir şeyden korkup çekinmedim, peki dedim her şeye, gönlümün kapılarını her şeye açtım. Uzun sürmedi, belki beş on dakika; ama o günün gecesi düşümde hepsi dönüp geldi yeniden, o günden sonra yaşadığım bütün o kasvetli ve yavan günlerde arada bir gizlice parıldadı, bazen birkaç dakika süresince altından tanrısal bir yol gibi yaşamımın içinden uzanıp gittiğini gördüm açıkça, hemen her vakit toz toprakla üstü örtülü kaldı; derken bir an gelip yine altın sarısı kıvılcımlar saçarak parıldadı önümde, bundan böyle asla kaybedilmez göründü, ama çok geçmeden derinliklerde yitip gitti. Geceydi bir defasında, yatakta uyanık yatıyordum, ansızın dizeler dökülmeye başladı ağzımdan, o anda bir yere not etmeyi akıl edemeyeceğim kadar güzel ve şaşılacak dizeler, sabahleyin belleğimden çıkıp giden, ama kabuğu kuruyup çatlamış dolgun bir ceviz gibi içimde bir yere gizlenip kalan dizeler. Ve yine bir ara bir yazarı okurken, Descartes'ın, Pascal'ın bir düşüncesi üzerinde kafa yorarken aynı hal geldi başıma. Yine bir başka sefer sevgilimin yanındayken altın sarısı yol beni peşine takıp göklere çıkardı. Ne yazık, yaşadığımız bu hayatın içinde, halinden öylesine memnun, öylesine küçük burjuva havası esen, öylesine ruhsuz bu zamanın ortasında, bu mimari yapıtlarının, bu mağazaların, bu politikanın, bu insanların manzarası karşısında altından yolu ele geçirmek öylesine zor ki! Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım,