Profesör Persikov gazete okumaz, tiyatroya gitmezdi. Karısı ise 1913 yılında "Kurbağaların dayanılmaz bir tiksintiyle içimi ürpertiyor. Onlar yüzünden ömrüm boyunca bedbaht olacağım." yazılı bir not bıraktıktan sonra Zimin Operası'ndan bir tenora kaçmıştı.
Şöyle düşünüyorum: Bak, şu saman yığınının yanında uzanmış yatıyorum... İşgal ettiğim yer öylesine küçücük, evrende bulunmadığım ve umurunda bile olmadığım alanın yanında öylesine ufacık, yok sayılacak kadar küçük ki... ve yaşayacağım zaman dilimi benim bulunmadığım ve bulunmayacağım sonsuz zamanın yanında öylesine az ki... Oysa bu atomun, bu matematiksel noktanın içinde kan dolaşıyor,beyin çalışıyor, birtakım istekleri var... Ne kepazelik!
Size şunu söylemeliyim ki, ben... oğlumu taparcasına seviyorum. Benim hanımın sevgisinden ise söz etmiyorum artık: Bildiğiniz gibi... anne işte! Ama oğlumun yanında duygularımdan söz etmeye ce-saret edemiyorum çünkü bundan hoşlanmıyor. Her türlü duygu taşkınlığına karşıdır; hatta yaradılışındaki bu sertlik yüzünden çoğu kimse onu kınar, mağrur, kibirli olduğunu düşünür. Ama onun gibileri genel ölçülerden ayrı değerlen-dirmek gerekir, öyle değil mi?
Onu düşündükçe damarlarındaki kan kaynamaya başlıyordu; kanıyla kolayca başa çıkabilirdi, ama her zaman alay ettiği başka bir şeyler oluyordu içinde ve asıl gururuna dokunan da buydu. Anna Sergeyevna'yla konuşurken romantizmden, önceleri olduğundan daha da kayıtsız bir küçümsemeyle söz ediyordu; oysa yalnız kalınca kendisinin de bir romantik olduğunu nefretle sezinliyordu. O zaman ya çıkıp ormana gidiyor, önüne çıkan dalları kırarak, yüksek sesle dallara da, kendine de küfürler ederek uzun adımlarla dolaşıyor ya da samanlığa gidip saman yığınlarının üzerine tırmanıyor, gözlerini kapayıp uyumak için kendini zorluyor ve elbette her zaman başaramıyordu bunu. Birden, o tertemiz kolların bir gün boynuna dolanacağını, o mağrur dudakların öpüşlerine karşılık vereceğini, o zeki gözlerin sevgiyle... evet, sevgiyle onun gözlerinde duracağı geliyordu gözlerinin önüne ve o anda başı dönüyor, bir öfke patlaması daha yaşayana dek bir anlığına kendinden geçiyordu. Onu şeytan kandırmış gibi, birçok "utanılacak şey" düşünürken yakalıyordu kendini. Bazen Odintsova'da bir değişiklik olmuş gibisine geliyordu; yüz ifadesinde bir şeyler vardı sanki, belki de....