"Sen kazanınca ben de kazanıyorum, ben kazanınca sen de kazanıyorsun," gerçeğinin farkına varıldığı andan itibaren tutulacak en akıllı yol, "Sana nasıl yardımcı olabilirim?" çabası olmalıdır.
Duygularımız da, eğer gözlemleyen bilincimizi geliştirip onun rehberliğinde dinlersek, bize gitmemiz gereken yön konusunda ihtiyacımız olan her şeyi söyler.
Dış tanıklığa önem veren kültürde bireyin vicdan oluşturabilmesi zordur. Vicdan ahlakı ancak bebeklikten itibaren gözlemleyen bilinci besleyerek, kişinin kendine hesap vermesinin gelişimiyle oluşabilecek bir erdemdir.
Dış tanıklığa önem veren korku kültüründe kişiye verilmiş programlar vardır. "Haydi yap!" derler. Kişi âdeta askeri bir disiplin içerisindedir. İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir vatandaş olmak için kriterler hep dışarıda mevcuttur. Ve böylelikle kişinin gözlemleyen bilinci, "Baba ne der, anne ne der, komutan ne der, hiyerarși ne der?" gibi soruların yanıtına bakar. Bunun sosyal medyadaki karşılığı "Kaç kişi seni takip ediyor, kaç kişi 'like' ediyor, kaç kişi etmiyor?" olur.
İç tanıklığa önem veren kültürde bireyler, "Ben varım!" duygusu içerisinde sorar; "Ben ne düşünüyor, ne hissediyorum?" Akabinde ona göre "yanlış" ve "doğru"ya karar verir. İşte o zaman gözlemleyen bilinç içe döner ve vicdana, değerlere odaklanarak değerlendirmeye başlar. Sorar:
"Böyle bir seçim yapıyorum ama bu gerçekten kendi seçimim mi? Ben burada tam anlamıyla kendim miyim? Bu seçimle ilgili aynada kendi yüzüme gönül rahatlığıyla bakabilecek miyim?"