Kasdî olarak orucunu bozan kimseye, kefâret gerektiği yaygın bir kanâattir. Buna da, -Hadîs külliyâtının çoğunda birtakım farklılıklar ve çelişkilerle rivâyet edilen- özetle şu meâlde bir Hadîs sebeb olmuştur: “Ramazan ayı'nda karisiyla cinsî münasebette bulunan ve Resûlullâh'a gelerek kendisine Allâh'ın hükmünü uygulamasını isteyen bir kişiye Resûlullâh, -kefâret olarak- bir köle/câriye âzâd etmesini söyler; adam buna gücü yetmeyeceğini ifade edince, peşpeşe iki ay oruc tutmasını söyler; adamın, zâten bu durumun oruç yüzünden başına geldiğini hatırlatması üzerine de, altmış miskîni (veyâ fakâri) doyurmasını söyler; adam buna da imkânının bulunmadığını ifâde edince, Resûlullâh ona bir zenbil hurma vererek, miskînlere-fakîrlere yedirmesini söyler; adamın Medine'de kendisinden daha miskîn-fakîr kimse bulunmadığını, hattâ aç sabahladıklarını belirtmesi üzerine de, Resûlullâh, onu [hurmaları], ailesiyle birlikte kendisinin yemesini söyler”. (E.Ö)
• Âlimlerin ba‘zıları -Hadîs'in lafzını/zâhirini esâs alarak- sâdece orucunu cimâ [cinsel ilişki] yoluyla bozan kimseye; ba‘zıları ise –aynı Hadîs'i delîl getirerek ve kıyasla- hasta ve seferde olmadığı, bir mâzereti de bulunmadığı hâlde herhangi bir şekilde kasdî olarak orucunu bozan herkese kefâretin (-ki Hadîs'te zikredildiği üzere bir köle-câriye âzâd etmek, ona gücü yetmiyorsa iki ay oruç tutmak, ona da gücü yetmiyorsa altmış miskîni veyâ fakîri doyurmaktır-) farz olduğunu söylemişlerdir. Ba'zi âlimler ise, her ne şekilde olursa olsun orucunu bozan kimseye kefâret gerekmediğini ifade etmişlerdir, ki bizce de doğru ve Kur'ân'a uygun olan budur. Zikri geçen Hadîs'in/rivâyetin tüm versiyonları incelendiğinde ve baş tarafı tesbit edildiğinde, hâdisenin şu şekilde cereyan ettiği anlaşılır: Sözkonusu kişi, sırf oruç tutabilmek