Kur’an’ın dünyaya bakışı, mülkiyet merkezli değil, emanet merkezlidir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar bunu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi” (Ahzâb 33:72) ayeti, insanın varlıkla ilişkisinin temel ontolojik statüsünü belirler. Dünya, insanın mutlak mülkü değil; kendisine geçici olarak bırakılmış bir sorumluluk alanıdır. Bu nedenle insanın dünyayı sahiplenmesi, ona sınırsızca hükmetmesi ve kaynaklarını keyfince tüketmesi, Kur’ani perspektif açısından aslında bir yanılgıdır.
Bu emanet anlayışı, modern kapitalist zihniyetin tam karşısında durur. Kapitalizmin temelinde sürekli büyüme fikri vardır ve dünyayı bir meta deposu, bir stok alanı ve sınırsız kullanım nesnesi olarak görür. Kur’an, dünyayı bir emanet olarak tanımlar. Aslolan mülkiyet, sahip olmak değil; sorumluluk, korumak ve gözetmektir.
İnsanın dünyayı sahiplenme arzusu, Kur’an’da doğrudan nefsin bir tezahürü olarak okunur. “İnsan gerçekten çok zalim ve çok nankördür” (Ahzâb 33:72) ifadesi, bu emaneti yanlış anlayan benliğin eleştirisidir. Çünkü sahiplenme duygusu, insanı ölçüsüz tüketime, tahakküme ve zulme sürükler. Emanet bilinci ise insanı sınıra, kanaate ve merhamete çağırır. Bu bağlamda günümüzde dünyaya egemen olan büyüme ideolojisi, öncelikle insanın kendi hakikatini; sonrasında da emanet ve sorumluluk bilincini unutmasıdır.
İnsan, kendisini sınırlı ve hesap verecek bir varlık olarak görmek yerine, dünyayı sınırsızca kullanma hakkına sahip bir özne gibi konumlandırdığında, büyüme artık teknik bir zorunluluk değil, varoluşsal bir saplantı hâline gelir. Kur’an bu yüzden kendisini bir “hatırlatma” (zikr) olarak tanımlar: “Bu Kur’an, âlemler için ancak bir hatırlatmadır” (Tekvîr 81:27); “Biz sana zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın” (Nahl 16:44).