“Sen Svastika’sın.”
.
Schmitt’in "Milarepa" adlı eseri, modern bir adamın zihninden bin yıllık bir kefaret öyküsüne açılan gizemli bir kapı.
Paris’in gri sokaklarında yaşayan Simon, her gece aynı rüyanın dehlizlerinde sürüklenmektedir. Bu rüyalar sıradan bir kabus değil, derin bir öfkenin ve nefretin izlerini taşır.
Simon’un hayatı, Paris’te bir kafede karşısına çıkan gizemli bir kadınla değişir: Simon, uzun yıllar önce yaşamış olan Tibetli Milarepa’nın amcasının reenkarnasyonudur. Bu kadim döngüyü kırmanın ve ruhu özgürleştirmenin tek yolu, hikâyeyi anlatmaktır. Ancak Simon için anlatmak, sadece kelimeleri peş peşe sıralamak değildir; Milarepa’ya acı çektiren, yüzüstü bırakarak tüm varlığına el koyan amcanın ruhuna girmeli, onun kötülüğünü bizzat deneyimlemeli ve sonunda bu nefreti sevgiye dönüştürmelidir.
Simon, ruhsal bir yolculukla "Dünyanın Çatısı" Tibet’e doğru bir keşfe çıkar. Varlık ve yokluk arasındaki çizgi belirsizleşirken, Simon’un tek amacı vardır: Kendini bu iki hayatın tek potasında eritip arınma gücüne ulaşabilmek.
#milarepa , insanın karanlık yönüyle yüzleşmesini konu alan bir psikolojik dönüşüm metnidir.
Schmitt, Budizm'in reenkarnasyon öğretisini bir fırsat olarak sunar okuruna. Simon’un rüyaları, "geçmişin bitmemiş işleri"ni temsil eder. Kişi, geçmişteki hatalarıyla (amcanın Milarepa'ya ettiği zulüm) yüzleşmeden ve onları idrak etmeden bugünkü dinginliğine kavuşamaz.
Kitapta iyilik ve kötülük birbirinden keskin çizgilerle ayrılmaz. Milarepa, bir aziz olmadan önce intikam hırsıyla dolu bir büyücüdür; zamanla bu kusurları değişir. Bu da bize insanın içinde hem karanlığı hem de aydınlığı barındırdığını gösterir.
Milarepa, küçücük hacmine devasa sorular sığdıran bir eser. Ruhun arınması için nefretin yerini idrakin, iyiliğin alması gerektiğini