Kuramsal olarak burada, sevginin yapısıyla ilgili bir yanılsamayla karşı karşıyayız. Sevgi, her şeyden önce özgün bir
nesnenin "neden olduğu" bir duygu değil, insanda, yalnızca belli bir "nesne"nin yaşama geçirdiği kolay kolay ölmeyen bir
duygudur. Nefret, tutkulu bir yok etme arzusudur: sevgiyse, bir "nesne"nin tutkuyla olumlanmasıdır. sevgi bir "etki"
değil, amacı mutluluk olan, nesnesinin gelişmesi ve özgürlüğü olan etkin bir özlem, bir içsel ilgililiktir.İlkesel olarak
kendimiz de dahil herhangi bir kişi ya da nesneye yönelebilecek bir hazır olma durumudur.Dışlayan sevgi kendi içinde çelişkilidir. Nitekim, belli bir kişinin, açıklanan sevginin
"nesnesi" haline gelmesi bir rastlantı değildir. Böylesi özel
bir seçmeyi oluşturan etmenler sayılamayacak kadar çok ve
burada tartışılamayacak kadar karmaşıktır. Ancak önemli
olan nokta şudur: belli bir "nesne"ye karşı duyulan sevgi, bir
kişinin içinde var olan başka bir kişiye yönelik bir sevginin
yaşam bulması ve yoğunlaşmasıdır; romantik sevgi görüşünde olduğu gibi, insanın dünyada sevebileceği yalnızca bir
tek kişi bulunabileceği, o kişiyi bulmanın yaşamın en büyük
fırsatı olduğu ve kişinin sevmesinin, tüm diğer insanlardan
uzaklaşması sonucunu doğuracağı doğru değildir. Yalnız ve
yalnız tek bir kişiyle yaşanabilecek türden sevgi, bu özelliği
nedeniyle sevgi değil, sadomazoşist bir bağlılıktır. Sevginin
içerdiği temel olumlama, temel insansal niteliklerin yaşama
geçirilmesi olarak sevilen kişiye yöneltilir. Bir kişiyi sevmek,
bütün insanları sevmek anlamını içerir. Bu bağlamda insanı
sevmek, çoğu kez sanıldığı üzere, belli bir insana karşı duyulan sevgiden "sonra" gelen bir soyutlama ya da belli bir "nesne" ile yaşanan deneyimin büyütülmüş şekli değildir; somut
bireylerle ilişki sonucu doğar ama insanları sevmek, belli