Bir kadını yıllar sonra yeniden bulabilir, bir anda karşısına çıkıp yalvarırcasına gözlerinin içine bakabilir, af dileyebilir,hatta onu ikna edip bir şekilde hayatına tekrar sızabilirdiniz. Ama zamanın herkesten eksilttiklerini, bir şeylerin hep yarım kalacağını; yıllar önce şefkatle tutulan bir elin, sevgiyle,adeta tutkuyla bakan o gözlerdeki ışıltının eskisi gibi olmayacağını da peşinen kabul etmek gerekiyordu…
Helal, haram sözü kitaplarda kaldı. Şehrin içinde, dışında hep haydutluk. Birtakımı yiyor, birtakımı da yiyenlere ses çıkaramıyor. Sonra ‘memleket batıyor’ diye bağırışıyorlar. Bir memleket haksızlıktan, hırsızlıktan batar. Bu, buradan çalar. O, oradan aşırır. Hepsi bir yol tutturmuş, gider. Zavallı günahsız Bekir ile Mustafa eşkıya kurşunuyla vurulur, ölür. Biz hep daha iyi günler göreceğiz diye bekleriz. Gün günden daha beter oluruz.
“Ben vahşeti sevmem. Kim olursa olsun ben nev'ime karşı kurşun sıkamam. Tabiaten medeni yaratılmış bir insanım."
"Bütün bu ateş saçan aletler, toplar, bombalar medeniyetin icadı değil mi?"
"İnsan öldürmek için yollar hazırlayan ve bu işi insani bir hareket olarak tavsiye eden medeniyet, hiçbir vakitte hakiki bir medeniyet değildir. Bu bahis uzundur enişte bey. Bulunduğumuz yer, bunu münakaşaya elverişli değil."
Tehlikeli bir esrar âleminde yaşanıyormuş gibi herkesin çehresi bir şüphe, bir endişe dumanı içinde bunalmışa benziyordu. Açlıktan, sefaletten faziletler boğuluyor, dünyayı şer ve fitne kaplıyor, helalin, haramın farkı kalmıyor, ne olursa olsun, nereden gelirse gelsin herkes o günlük yiyeceğini tedarike uğraşıyordu.