Varoluşçu felsefeye göre ilkel eğilimlerinin ve iç güdülerinin baskısı altında olan insan, dünyanın karmaşa içinde olduğunu görür. Kendi anlamsızlığının farkına varır. İnsan yalnızdır, umarsızdır, monoton bir yaşama hapsedilmiş, zamanının ölümcüllüğüyle kuşatılmış, iletişim olanağı bulamayan anlamsız ve uyumsuz bir dünya ile iç içedir.
İnsanın var olabilmesi için hiçliğiyle yüz yüze gelmesi, özgürce kendini kuşatan bütün koşullarla savaşım vermesi kaçınılmazdır. Bu savaşında hiç bir ahlak ve genel düzen kuralına bağımlı kılınmaması şarttır. Zira bu kurallarla iç içe olmak, onların yok ediciliğine seyirci kalmakla özdeştir.
Çevresel kriz tam olarak insanlığın yaratılışın geri kalanından ayrılmasından, özümüz itibariyle diğerlerinden daha iyi olduğumuz yönündeki kanımızdan kaynaklanmaktadır.
Karşılaşmalarımızda birbirimizi bir özle dondururuz, aynı Medusa'nın kurbanlarını taşa çevirmesi gibi. Diğer insanları paketleriz, sınıflara sokarız ve nesneleştiririz;özgürlüklerini reddetmeye kalkışırız ve aynı anda onların da bizim özgürlüğümüzü engellediklerini görürüz. Herkesin diğerine nesne gibi davrandığı bu güç mücadelesi, diğer insanlarla olan tüm ilişkilerimizi belirler.