Resmi tarih anlatısı 1923’ü radikal bir kopuş, her şeyin sıfırdan başladığı bir "milat" olarak sunarken; sosyolojik ve ekonomik körlük, o derin sürekliliği ıskalar. Ortada yapısal bir sistem değişimi değil, devlet aygıtını kontrol eden elitlerin ve o elitlerin eliyle yönetilen sermaye transferinin biçim değiştirmesi vardır. Osmanlı’nın son döneminde, özellikle II. Meşrutiyet (1908) sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önündeki en büyük yapısal sorun şuydu: Devlet ve askeri bürokrasi Türk-Müslüman elitlerin elindeydi ama ticaret, sanayi ve sermaye birikimi ezici çoğunlukla gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Yahudi) kontrolündeydi. İttihatçılar, devlet gücünü kullanarak "Milli İktisat" politikasını başlattılar. Amaç, sıfırdan bir üretim ekosistemi kurmak değil, var olan zenginliği devlet eliyle "makbul" gördükleri yeni bir Türk-Müslüman burjuvazisine aktarmaktı. 1923’te kurulan yeni rejim, bu İttihatçı sermaye birikim modelini ve kadrolarını miras aldı. 1942’deki Varlık Vergisi gibi radikal hamleler, bu primitif sermaye transferi döngüsünün Cumhuriyet dönemindeki en somut, en agresif halkalarından biriydi. Gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesiyle yaratılan o "yeni elitler", bugünün geleneksel büyük sermayesinin (TÜSİAD havuzunun) temel harcını oluşturdu. Batı kapitalizminde burjuvazi (sermaye sınıfı), feodalizme karşı savaşarak, üreterek ve devlete kafa tutarak kendi gücünü inşa etmiştir. Türkiye’de ise tam tersi bir kronoloji işler. Burjuvaziyi devlet bizzat kendi eliyle, ihalelerle, teşviklerle ve korumacı duvarlarla var etmiştir. Bizde devlet, toplumsal refahı organize eden bir aygıt olmaktan ziyade; kimin zengin olacağına, kimin salda kalıp kimin gemiye bineceğine karar veren devasa bir dağıtım (ve mülksüzleştirme) mekanizmasıdır. Bu yüzden güç kimdeyse, hazinenin