Çocukken, bir oyun oynadığınızda onun oyun olduğunu unutursunuz. kendinize bir gerçeklik yaratırsınız, hiçbir şey saçma gelmez size, ama ya oyun oynadığınızda onun bir oyun olduğunu anlarsanız, o zaman her şey saçma gelmeye başlar size. Kendinize bir gerçeklik yaratamazsanız, yaşayamazsınız..
Hiçbir şeye, sırf inanmak istediğin için inanma. Bir şeye inanmak, onu gerçek yapmaz. Fikirleri, gözlem ve deneylerden elde edilen kanıtlarla test et. Çok beğendiğiniz bir fikir, iyi kurgulanmış bir testi geçemiyorsa yanlıştır. Yola devam et. Kanıtlar sizi nereye götürüyorsa oraya gidin. Elinizde hiç kanıt yoksa, peşin yargıda bulunmayın. Belki en önemli kural da şudur: Unutmayın; yanılıyor olabilirsiniz! Neil deGrasse Tyson
Bir sürü kitap okudum. Şehirler gezdim. Sabah ilk uçakla kaçıp bu kalabalık şehirden bilmediğim uzak bir vilayetin sokaklarını arşınladım. Akşama son uçaktan ayırttım yerimi. Kimi zaman otobüs bileti kestirdim dönüşü olmayan yollara. Kendimi dinledim yolculuklar boyunca şarkılar işittim. Çok terk edildim, sürekli başarısızlıklar yaşadıkça kendimden sıkıldım.
Adını artık anımsamadığım kadınlarla seviştim. Tenlerinin kokusunu unuttuğumun üzerinden bin yıl geçti belki. Sonra yağmurlar yağdı hiç durmaksızın, ben de ıslak caddelerde yürüdüm kendimden uzakta. Koştum anlamsızca denize sıfır kıyı sahillerin uzantısında.
Güzel yalanlar söyledim. Doğruları söyledikçe bi bok olmadığını gördüm söylememek için, kendimle çok mücadele ettim ama. Cebimde beş kuruş yokken şehri boydan boya dolaştım. Parklarda uyudum. Bir kaç hadiseye karıştım. Burnum kırıldı. Kalbim kırıldı. Uzağı iyi görmeyen gözlerim ile silah elimde atış talimleri yaptım ordu içinde daha seçkin olanların arasına seçildim. Askerlikten nefret ettim. Benim nöbetimi devrettiğim çocuk nöbette intihar etti. Kendimden nefret ettim. Ağladım. Gözyaşlarımın tadına baktım sessiz ağlayıp kimse duymasın diye dudaklarımı ısırdıkça.
Bir kaç şehir hiç bitmeyen yolculuklar sığdırdım ömrümün bir kaç yılına. Yönetici oldum, garson oldum yerleri paspasladım. Gocunmadım. Dize kadar karda, kırk bir derece ateşle çıplak halde, boş arazide karlarda yattım. Üşüdüm ruhumla beraber.
Ama sabaha yaklaşırken en sevdiğim anlardı geceler. Çünkü en sessiz zamanıydı karanlığın o sayede duyabildim vicdanımın çığlıklarını, keşkelerimle pişmanlıklarımın çırpınışlarını. Keşke bazı günler hiç geçmeseydi bazı sabahlar da hiç olmasaydı diye hayıflandım o alacakarartılarda.
Ama geçti.
Demirden raylar gibiymiş meğer insan. Zaman da son hızla hareket
Yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
Okuduğum bütün kitaplar paramparça
Çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
Bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
Bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
Sarmaşık aydınlar, arabesk hüzünler
Bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma
Sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
Ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
Kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
Hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
Biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
Ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük
Ahmet Telli
Kurban bendim. Sözcüklerin, anıların, olanakların, olanaksızlıkların kurbanı. Hiç kimse, ne ölü, ne diri, elimden tutmadı. Zaten bunu, ben de istemedim.