Kanatsız Gidiş
Kuşları anladım,
gökyüzü çağırır onları,
rüzgâr isimlerini fısıldar.
Mevsimi gelince giderler,
kimse kırılmaz arkalarından.
Ama sen…
Senin kanatların yoktu.
Nasıl uçtun benden?
Hangi rüzgâr aldı ellerimi avuçlarından,
hangi gökyüzü sakladı gözlerini?
Ben hâlâ aynı sokakta,
aynı kalbin eşiğinde beklerken
sen benden nasıl bu kadar uzaklaştın?
Gitmek dedikleri
bavul toplamak değilmiş meğer;
bir insanın içinden
sessizce eksilmekmiş.
Ne bir kapı sesi,
ne bir veda,
ne son bir bakış…
Sadece
kopuk bir uçurtma ipi kaldı avuçlarımda.
Bazı insanlar hayatımıza fiziksel olarak hiç giremez,
ya da bir şekilde hep uzakta kalır.
Ama etkileri, izleri, bıraktıkları boşluk
bizimle kalır.
Bazen bir özlem olur bu,
bazen hayranlık,
bazen de tamamlanmamış bir his.
Kalpte sessizce yer eder.
Kimi zaman bir kayıptan sonra varlığı sürer,
kimi zaman hiç kavuşulamamış
ama sürekli hissedilen bir yokluktur.
Belki de en kalıcı izler,
bize hiç gelmemiş olanlardan kalanlardır.
Sokak lambasının altında ıslak kaldırımlar parlıyor.
Kimse fark etmiyor;
ayak izleri bile aceleyle siliniyor.
Yağmur damlaları camda ağlıyor,
ama cam ağlamayı bilmez ki.
Belki de herkes yanlış anlıyor:
Sessizlik konuşmak değil, dinlemektir
ve en derin konuşmalar,
kapının aralığından sızan ışık gibi
ancak karanlık izin verdiğinde başlar.