Akşam olurken tümen karargâhı da konak yerine varır. Yunanların geçtikleri köylerde yaptıkları katliamı bilen halk yavaş yavaş kaçtıkları tepelerden, ormanlardan geri gelmektedir. Süvarilerin gün içerisinde aldıkları Yunan esirleri gören kadınların önce homurtuları, sonra ise öfkeli sesleri giderek yükselmeye başlar. Köyün kadınları esirlerin kendilerine verilmesini istemektedir. Tepki ve isyan büyüyünce Ahmet Zeki (Soydemir) Bey kalabalığı "Bize itimadınız yok mu? Türk kadını böyle pis canavarların kanı ile ellerini kirletmesin" sözleriyle sakinleştirmeye çalışır. O sırada kalabalığı yararak yaşlıca bir kadın öne çıkar. Aniden entarisini sıyırır. Bacaklarının arası parçalanmış, kan içindedir. Bir gün önce Manisa'dan çekilen Yunan jandarmasının 17 yaşındaki kızını kaçırdığını, mâni olmak için ona sarıldığında kendisini de bu hale getirdiklerini ağlayarak anlatır. Sitemkâr şekilde "ne yaparsanız yapın" diyerek yine göz yaşları içinde geldiği yönde uzaklaşacakken yere yığılır kalır.
Ahmet Zeki Bey de, zabitler de, tümen efradı da mahvolmuştur. 2nci Süvari Tümeni'nin dağılmış hâldeki komutanı, başı omuzlarına ağır gelirmişçesine yerde, karargâh subayına kaçamak bir bakışla esirleri işaret eder. Emrin söze dökülmesine bile gerek kalmaz. Muhafızlar yanlarındaki 40 kadar esirle kadınların arasından çekilirler.
Ellerinde orak ve bıçaklar, gözleri alev alev, üç buçuk yıl boyunca zulmedilmiş Türk kadını...
İntikamın vücut bulmuş haliyle zalim arasında hiçbir engel kalmaz. Gazi Paşa'nın Hayalet Süvarileri ise, gerçek hayaletler gibi, toz ve sisin içinde gözden kaybolurlar.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Üsteğmen Fevzi (Uçaner) hepsinin gönlünden geçeni tek kişilik manifesto olarak haritanın üzerine bırakır:
"Milne Hattı, peh! İngiliz kalemle çizer, biz kanımızla sileriz!
İki general salona girince önce Mustafa Kemal Paşa ayağa kalkar. Eski düşman, yeni misafirinin elini sıkarken, Yunan Küçük Asya Ordusu başkomutanına emeklilikten önceki son görevini tebliğ eder: Esaret makamı!
"Oturun general. Yorulmuş olmalısınız. Büyük Napoleon'un da esareti tattığını hatırlayınız. Siz vazifenizi layıkıyla, sonuna kadar yaptınız. Bu nedenle size saygı duyuyoruz."
Sarışın Kurt'un tedrisatından geçen öğrenciler kervanına bir Yunan başkomutan daha katılmıştır.
Trikupis'i karşısında bulur. Yüzbaşının askerce selamladığı mağlup komutan, bitik bir sesle, "Teslim olmak tek çıkar yoldu. Kabul ediyorum" diyebilir. Digenis, Kaibalis ve diğerleri de sessizce, başlarıyla onu onaylarlar.
Şimdi Yunan askerlerinin silahlarından tecrit edilmeleri gerekmektedir. Yüzbaşının bu yöndeki uyarısı üzerine, tüm askerler Trikupis'in başıyla işaret ettiği yerde silahlarını dereye atmaya başlarlar: 5.000 tüfek, 100 makineli tüfek, çok sayıda otomatik silah, 12 dağ topu, 1.000 sandık topçu mühimmatı...
Tugay Komutanı da bu önemli esirleri fazla bekletmez. Silahlar teslim alınırken karargâhıyla birlikte Kosur Boğazı'na gelir. General Trikupis'i selamlayarak elini uzatan Ali Rıza (Benli) Bey'in sözleri, yüzlerce yıllık bir askeri kültürün galibiyete kattığı asaletin ta kendisidir: "Üzülmeyin General. Harp talihi her asker için yenmek kadar yenilmektir de. Esasen Yunan ordusu için memleketimizde yapılacak bir iş de yoktu. Netice Hakkın tezahürüdür. Öyle değil mi?
Günlerdir doğru düzgün bir şey yememiş olan tutsak başkomutan başıyla Ali Rıza Bey'i onaylarken bir yandan da bakışlarıyla yiyecek bir şeyler aramaktadır. Erlerin kumanyasındaki peksimetten ikram ederler.