Eğer gözümden kaçmadıysa, galiba tek bir metafor yoktu kitapta. Oysa günümüz yazarları için metafor okuru hipnotize etmek için başvurulan bir sihirdir. Altı hemen çizilir. Alegori, imge ve sembol peki? Gırla gitsin kullanılır yazarlarca. Mesela bizde H.A. Toptaş bayılır. Ben de. Bunlar peki, varlar mıydı bu eserde? Belki önemsiz birkaç tane. Billahi fark bile edemedim.
Mesela Birgül Oğuz, harika öykü kitabı Hah’a şöyle başlar. “Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya'nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.” Ne kadar çarpıcı değil mi? Ben şahsen bayıldım. Zira ilk darbeyi daha girişte aldım.
Bu kitapta işte, yok böyle yazar cambazlıkları.
Çünkü Başuşak Stevens anlatır. Çünkü Stevens’ın derinliği bu kadardır. Kitap boyunca derinliği olan tek söz edemez Stevens. İşte bunu, ki her satırda hem de gözünüze sokmadan hissettirir size. İyi yazarlık böyle bir şey işte.
Londra’ya yerleşen biraderim bir gün dedi ki, bak Ziko, bu İngiliz asilzadeleri, aristokratları öyle alçak gönüllü insanlar ki anlatamam. İkisiyle tanıştım çalıştığım zengin Musevi sahipli barda. Sabaha kadar muhabbet etmişliğim bile oldu. Sonra öğrendim ki, bu iki, alçak gönüllülükten ve kibarlıktan kırılan, herif bilmem ne malikanelerinin sahipleriymiş. Adam kadehini tazeletirken bile, bin kere özür diliyordu.
Kaldı ki çok Amerikalı zenginle tanıştım. Bir saniye gecikmemde “bok suratlı herif, o boklu donunu benim bahşişimle ancak değiştirebilirsin, acele et,” gibi laflar ediyorlardı. Üstelik bahşişleri asla o iki, yüzü kızararak konuşan asilzadenin yarısı bile etmiyordu. Bu minvalde anlattı, bolca da küfür yedi benden.
İşte bu romanı okuyunca