Kendimizi bulmaya çalışıyoruz… Çoğu zaman da hayatın en parlak dönemini buna bağlıyoruz. Bir gün kendimizi bulacağımıza, o gün geldiğinde bütün soruların cevaplanacağına inanıyoruz. Fakat aklıma takılan bir şey var: Gerçekten kaybolan biz miyiz?? Bir insan ortada var olan benliğini nasıl kaybedebilir ki?? Ama belki de insanlar kendini bulmaktan bahsederken gerçekten kaybolan bir benliği kastetmiyordur. Belki de mesele başkalarının beklentileri, toplumun dayattığı roller ve hayatın gürültüsü arasında kendi sesimizi duyamamaktır. Bu yüzden bazı insanlar yıllar sonra ilk kez içlerinden geldiği gibi yaşadıklarında “Kendimi buldum.” diyorlar. Aslında buldukları şey yeni bir ben değil, uzun zamandır üzeri örtülmüş olan tarafları… Yine de bu düşünce zihnimde başka bir soruyu doğuruyor. Eğer insan kendini buluyorsa, neden yıllar boyunca değişmeye devam ediyor?? Neden dün doğru bildiğimiz şeyler bugün bize yabancı geliyor?? Neden bazı yaralar bizi bambaşka birine dönüştürüyor?? Halbuki doğduğumuz günden beri yaşadığımız her şey bizi şekillendiriyor. Tanıştığımız insanlar, okuduğumuz kitaplar, ettiğimiz sohbetler, aldığımız yaralar, yaptığımız hatalar… Bunların hepsi bizden bir parça değil mi?? O hâlde aradığımız şey ne?? Henüz hiç tanışmadığımız, olmak istediğimiz kişi mi?? Belki de mesele kendimizi bulmak değildir. Mesele, eksik olduğumuzu düşündüğümüz parçaların peşinden gitmektir… Bir dostta cesareti ararız, bir kitapta bilgeliği, bir yolculukta huzuru, bir sevgide ait olmayı… Sonra bulduğumuz her parçayı alıp kendimize ekleriz. Peki o zaman ortaya çıkan kişi gerçekten “kendimiz” mi olur?? Yoksa yıllar boyunca topladığımız parçaların oluşturduğu yeni bir insan mı?? Galiba bu sorunun kesin bir cevabı yok... Çünkü insan ne tamamen bulunduğu hâliyle kalıyor ne de geçmişinden