Kendisini aldatmak isteyen o hain şeyi silkip atacaktı, ölmeyecekti; bu güzel, genç, nefis kadın yaşayacaktı; sonra birden, artık kırılmaya hazır, çatırdayan kapının karşısında, bileğinin dayanıklılığına bir uyuşukluk geldi, sanki onu bir kuvvet büktü, mağlup etti, nihayet o siyah ağız kıvrıldı, bir yılan hıyanetiyle, karanlıkta, o elim aşk yarasıyla sızlayan noktayı buldu.
Yaşamak, böyle, bu nazarların altında yaşamak? Lakin niçin yaşayacaktı? O zaman ölümü düşündü. Evet, ölecekti. Birden aklına bir şey geldi. Kocasının odasında, yataklığın yanında, küçük dolabın çekmecesinde, sedef kaplı kabzasıyla bir zarif oyuncağa benzeyen bir şey vardı ki onun küçücük ağzını şuraya, işte kalbinin elim bir yarayla sızlayan şu noktasına koysa ve ancak bir saniyelik bir metanetle, yalnız küçük bir baskıyla dokunsa, her şey, her şey bitecekti. Ve o zaman yaşayan sefil bir mahluk için esirgenen merhamet bir ölü için esirgenmeyecekti...
Hayır, bu Behlül'dü ve onun karşısında durdu. Ona perişan, çıldırmış gözlerle bakıyordu. Birden soğuk bir sesle:
"Ben gidiyorum," dedi.
Tehlikeyi ancak Nihal'in odasından çıkarıldıktan sonra hissetti. Bu olayla her şeyin meydana çıkacağını ancak o zaman anlayarak birden karar vermişti: Buradan kaçmak! Bihter, kilitlenmiş dişlerinin arasından:
"Alçak!" dedi.