Bu kitaplar zihninin ve kişiliğinin organik bir devamı gibi görünüyordu oysa benimkiler bana işlevsel olarak ayrı, ilerde olmayı umduğum bir karakteri tanımlamaya çaba harcıyorlarmış gibi geliyordu.
Korkularımızdan bir başkası da buydu: Yaşamın edebiyat gibi çıkmayacağı korkusu. Ana babalarımıza bir bakın, edebiyatın malzemesi miydi onlar? En iyi olasılıkla, gerçek, hakiki, önemli şeylerin olabileceği toplumsal bir arkaplanın parçası olarak, seyirci ve izleyici durumuna özlem duyabilirdi onlar.
Bizim hesabımıza, yeniyetme dostluğun yakınlığından, trendeki yabancıların uygunsuz davranışlarından, yanlış türden kızların fettanlığından endişeleniyorlardı. Kaygıları, bizim deneyimlerimizin ne kadar uzağına düşüyordu.
O günlerde, yaşamlarımıza serbest bırakılmayı bekleyerek, bir çeşit kısıtlama bölmesi içinde tutulduğumuzu düşünüyorduk. Ve bırakılma anı geldiğinde, yaşamlarımız -ve zamanın kendisi- hızlanacaktı. Yaşamlarımızın zaten başlamış olduğunu, bu avantajın çoktan kazanıldığını ve bir zarara da çoktan uğranıldığını nerden bilecektik? Aynı zamanda, serbest bırakılmamızın, sınırları önceden ayırt edilemeyen daha geniş bir kısıtlama bölmesinde olacağını.