Okurken, Adelaide kadar kırıldığımı hissettim. Kitabı en başta sevmeyeceğimi düşünmüştüm; fakat hikâye ilerledikçe beni içine çekti ve yarısına geldiğimde artık elimden bırakamadım. Sonunda bir günde bitirdiğimi fark ettim.
Bu noktada, kitap bana sevilme ihtiyacının insanı ne kadar savunmasız hâle getirebildiğini düşündürdü. Bazen bu ihtiyaç o kadar ağır basıyor ki, ideallerimize uyan birini gördüğümüzde onun bizi sevmesi için elimizde olan her şeyi vermeye hazır oluyoruz. Adelaide da tam olarak bunu yaptı; belki küçücük bir umutla, sevilirim düşüncesiyle elindeki her şeyi ortaya koydu.
Ancak hikâyede asıl kırıcı olan, bu duyguların karşılık bulmamasıydı. Rory karakteri üzerinden şunu net bir şekilde hissettim: Geçmişte takılı kalan insanlar, başkalarının duygularıyla bu şekilde temas etmemeli. Kalbiniz geçmişteyken aklınız geleceğe ait olamaz. İnsanlar birer oyuncak değil; size duydukları sevgiyi, kendinizi tatmin etmek ya da boşluk doldurmak için kullanamazsınız. Bu yüzden Rory’nin, en ufak bir sevgi kırıntısını bile hak etmediğini düşünüyorum.
Tüm bu karanlığın içinde Adelaide’ın en büyük şansı ise arkadaşlarıydı. Onlar her daim yanında oldular, onu yalnız bırakmadılar ve bu zor sürecin içinden birlikte çıkmasını sağladılar. Belki de hikâyenin en umut veren kısmı buydu.
Bütün bunların sonunda kitap bana şunu hatırlattı: Hayatta hiçbir şeyi tam anlamıyla öngöremiyoruz. “Bu benim hayatımın aşkı” dediğimiz insandan en büyük darbeleri alabilirken, hiç ihtimal vermediğimiz biri gerçek bir hayat arkadaşına dönüşebiliyor. Hayat gerçekten çok karmaşık ve bir o kadar da sürprizlerle dolu.