şeyler dışsal olarak değişmekteyken kafalardaki yansıtmalar hala eski tasavvur biçimleriyle kurulmaktaydı. bu sorun, dünyamızı kırıp geçiren tüm zihinsel çarpıklıklardaki çözülemez sorun olarak önümüzde durmaktadır. bu sorun ancak bu uygarlıkların savunucuları tarafından ortaya çıkarılabilir çünkü nasıl kimse bir başkasının yerine ölemezse bizim yaşadığımız uygarlığın dışındaki bir uygarlıktan gelen biri de bu çatlama deneyini varlığının her zerresinde hissederek ruhunda yaşayamaz. başka bir deyişle bu çatlama, bize özgü olan ve başkasına devredemeyeceğimiz kaderimizdir.
modernlik hiçbir zaman, olduğu haliyle yani kendine özgü felsefi kapsamı içinde nesnel olarak hesaba katılmamış; hep geleneklerimizde, yaşama ve düşünme tarzlarımızda yarattığı travmalı değişimlere bakılarak değerlendirilmiştir.
İslam dünyası batı’nın maddi gücüyle karşılaşmasında ilk tepkisi alabildiğince coşkulu olmuş, ikincisiyse aksine saplantılı bir reddedişin histerili dilini benimsemiştir.
hiçbir zaman geçmişiyle bir kopma gerçekleştirmiş, kendine özgü yasaları ve kendine özgü bir hakimiyet mantığı olan yeni bir paradigma olarak ele alınmamış; maddi gücünün yardımıyla bizi ele geçiren, en derin dayanaklarımızı sarsıp göreneklerimizi saptıran, faziletlerimizi bozarak bizi uzun vadede siyasal ve kültürel olarak köleliğe düşürmekte olan gizli güçlerin bir fesadı olarak görülmüştür.
biz periferi insanları, farklı bilgi blokları arasındaki çelişkilerin zamanında yaşıyoruz. birbirlerini iten ve karşılıklı olarak biçimsizleştiren bağdaşmaz dünyalar arasındaki çatlağa düşmüşüz.