Ülkenin uç bölgesinde, unutulmuş ve gözden çıkarılmış Bastiani Kalesi'ne atanan genç teğmen Giovanni Drago'nun hikayesini anlatıyor Tatar Çölü. Kaledeki diğer herkes gibi, kalenin, "anlamlı anlamsızlığı"nın büyüsüne kapılan teğmen, ıssız çölde çıkması ihtimal dahilinde olmayan bir savaşın hayaline kaptırıyor kendisini. Çünkü ancak böyle kendisini kanıtlayabilecek, hayatını anlamlı kılabilecek, "bir şeyler yaptım" diyebilecek...
Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir kitap okumamıştım. Yazar, insanın varoluş sancısını etkileyici bir şekilde anlatabilmek için harika bir metafor oluşturmuş. İnsanın yalnızlığını görkemli ama ıssız bir kaleye, umudunu da uçsuz bucaksız bir çöle benzetmiş. Birçok duygu kitapta aynı anda işleniyor; bıkkınlık, soyutlanma, hayalperestlik, tutku, hırs, kıskançlık...
Kitap bana insanın, -aynı kitaptaki çöl gibi- ne kadar uçsuz bucaksız bir varlık olduğunu fark ettirdi. Boşa beslenen umudun günden güne tükettiği insanların hayatlarına şahit oldum. Bazıları bu umudun meyvesini yedi, bazılarıysa içinde o umutla yok oldu gitti. Fakat yok olup gidenlerin hayatlarının anlamsız olduğunu düşünmeyin. Bence onlar daha büyük bir savaşın galibi oldular, çünkü hayatınızı adadığınız bir inançla son nefesinizi vermek kadar kutsal bir şey yoktur.
İnsanı merak eden ve gerçekten tanımak isteyenlerin bu kitabı geciktirmeden okumasını şiddetle tavsiye ediyorum.
İnsanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam da o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.
Eski umutların, savaş hayallerinin, kuzeydeki düşmana ilişkin beklentilerin artık sadece insanların yaşama bir anlam vermek üzere uydurduğu gerekçeler olduğu kesin olarak kabul görüyordu. Artık, sivil yaşama dönüş olanağı gündeme geldiğinden beri bu hikâyeler çocukluk düşleri görünümüne bürünüyor, kimse bir zamanlar bunlara inandığını kabullenmiyor, herkes bu konuyla alay ediyordu. Önemli olan gitmekti.