Konuştuğumuz kelimelerin dünyası ile yazdığımız kelimelerin dünyası arasında, sözlü dil ile yazılı dil arasında ne aşılmaz bir uçurum var aslında. Belki de bunun için daha çok susmayı sevdim ben, en çok da okumayı...
Ya ifrat ya tefrit. Neşe ile keder, korku ile cesaret, varlıkla yokluk arasında gidip gelen, ayarı olmayan biriydim işte ben. Filozofun dediği gibi artık varolmayan bir geçmiş ile henüz var olmamış bir gelecek arasında, hatırlama ve beklemeden ibaret bir şeyse zaman, işte o bendim.
Babam elimi tuttukça, yıllardır gizli kapaklı bir bilgi gibi duran ve o an birden açığa çıkan bir duygu çarpıyor benliğime : kendimi gitgide babamın bedenini giyinmiş gibi hissediyorum. Onun bedeninde varlığıma çarpan ve bana dayatılan oluştan nefret ediyorum. Babamın çirkinliğini giyinmekten. Boynumda tıpkı onun boynundaki gibi et beninden adalar oluşuyor. Her yıl gidip yaktırıyorum. Yediğime içtiğime ne kadar dikkat edersem edeyim, tıpkı onun gibi göbeğim çıkıyor. Dirseklerim tıpkı onun gibi kapkara oldu, çürüyor. Çürüyorum. Onun, ölmekte olan gövdesinin kabuğunu soyunmasına gerek yok. Ben çoktan giydim bile onu üstüme.