Filiz Özdem

Filiz Özdem

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.3/10
872 Kişi
·
1.938
Okunma
·
17
Beğeni
·
2.424
Gösterim
Adı:
Filiz Özdem
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 19 Temmuz 1965
Filiz Özdem (İstanbul, 19 Temmuz 1965) İtalyan Lisesi ’nden mezun olduktan sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi, aynı bölümde yüksek lisans programına devam etti. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, yazıları, yorumlayıcı sanat metinleri ve çevirileri yayımlandı. Urfa, Balıkesir, Mersin, Mardin, Kars, İstanbul, Maraş, Denizli, Çanakkale üzerine şehir monografileri hazırladı. Pier Paolo Pasolini, Luigi Malerba, Italo Calvino, Edmondo de Amicis ve Carlo Collodi ’nin çeşitli kitaplarını çevirdi. Maltepe Sanat Galerisi Yayınları’ndan Saydam ve Seyirci (1999) adlı şiir kitabı yayımlandı. Korku Benim Sahibim (2007), Düş Hırkası (2009), Yalan Sureleri (2010), Rüya Bekleyen Adam(2012) adlı romanları ve çocuk edebiyatı alanında da pek çok kitabı YKY’den yayımlandı.

 
Ben sana ellerden söz ettikçe ve benim yalnızca elleriyle konuşan, elleriyle aşık olup elleriyle sevişen bir kadın olduğuma inandıkça onun gri, pürüzlü, ayın yüzeyini andıran elleri geliyordu aklına. Ben eller dedikçe, uzayın kara boşluğunun içinde hareketsiz duran iki uzun gümüş parçası, iki soğuk aydınlık, iki yorgun yalnızlık geliyordu aklına.
90 syf.
·2 günde
Çevremden gizlenerek -korkarak- korkuma karşı zor kullanarak - içten içe ve çok derinden sarsılarak- neredeyse yasadışı bir mücadeleydi yazı yazmak benim için...

(Asım Bezirci ile olan bir söyleşi, Soyut Dergisi, 1965)

Evet geldik Yanık Saraylar'a çıktığı günlerde edebiyat otoritelerini yıkan, yıktığı için hazmedilemeyen ve bir sürü saldırıya maruz bırakılan Yanık Saraylar'a....

Her incelememde Sevim Burak'ın çok değerli bir yazar olduğunun altını çiziyorum. Temin edebildiğim kitaplarının üzerine bir şeyler yazmak da o yüzden bir ödev benim için. Bir yazarın unutulmuşluğunun önüne bir nebze geçebilmek için onu sürekli hatırlatmak, onun üzerine elden geldikçe yazmak gerekiyor yani en azından değerini kavrayan her okurun öyle yapması gerekmektedir.


Sonradan Aysel Kudret ismini alan annesi Marie Mandil Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş bir Yahudi’ydi. Babası ise Mehmet Burak adlı bir gemi kaptanı. 21 Yaşına kadar Kuzguncuk’un tepsindeki evlerinde yaşadı. Yahudi toplumunun arasında yıllarını geçirdi ve oradaki hayatının etkilerini metinlerine yansıttı...


"Hikayelerimin üstünde biri gibi, değildim. Hikayelerimin hikaye oluncaya kadar başından geçenler benim başımdan geçenlerdi. Örneğin, yazdığım kelimelerin Oda-el çantası-teneke-masa-igne-tramvay'ın karşılığı kendimdim... Yazarken, zaman geçiyor, boyuna değişiyordum-nesne'lerle birlikte."

(Kitap-lık no. 71 Nisan, 2004)

Yanık Saraylar kitabından yer alan öyküler alışılmış düzyazı dilinin ötesine geçen bir nitelik gösterirler. Metnin içinde dil kuralları zorlanır; cümleler kırılır, sözcükler büyük harflerle yazılır, sözcükler ve cümleler tirelerle ayrılır. Başka bir deyişle metin bir parçalanma süreci içinde gelişim gösterir.

(Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa 38)

Yanık Saraylar ilk yayınladığı zamanlarında Sevim Burak'a getirilen en büyük eleştirilerin başında hikayelerini gerçeküstü/fantastik bir yapıda oluşturduğu üzerinedir. Sevim Burak ise bir röportajda: "Gerçeküstücü değilim. Hikayelerimde gerçeküstü gibi görünen parçalar, kişilerimin ve benim gerçeklerimle ilgilidir." Yazarı inceleyen kişiler buna şaşırtmayacaktır çünkü Sevim Burak kendisi için şöyle demektedir: "Yazdıklarının konusu kendi kendisi olan bir edebiyat benimki.."
Bu da insanların kalıplar üzerinden eleştiri getirme geleneğine Sevim Burak tarafından getirilen bir eleştiridir. Unutulan bir şey var Sevim Burak'ın iç dünyası ve bu iç dünya hiçbir edebi akıma sığmayacak kadar büyüleyici bir dünya ki kendisi de hiçbir akıma ait olmadığını ve onu sadece tek tek yapıtların ilgilendirdiğini ifade eder.


"Modern toplumlarda okuma kesinlikle nötr bir kategori değil, toplumsal ve kültürel dışlama mekanizmalarını korumaya çalışan bir seçkinleşme kategorisidir. Belli okuma tarzlarının meşrulaştırılması ve ayrıcalıklı metinlerin kanonlaştırılması statü belirlemeyle, toplumsal ayrıcalıklar atfetmeyle ve toplumsal tabakalaşmanın korunmasıyla bağlantılıdır."

(Jusdanis, Gregory, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Metis Yayınları s 103)


Lütfen incelemede buraya kadar gelenler bu parçayı tekrar okuyup üzerine düşünsün ve okuma kültürlerine dönüp baksınlar. Okumalarınızı kim yönlendiriyor? Sizin bu yolda rolünüz nedir? Bu soruları kendiniz için cevaplandırın.

Edebiyat dünyasında meşrulaştırılmayan her yazar mevcut otoritenin ve mevcut tabakalaşmanın dağılmaması için göz ardı edilir. Sevim Burak bu yazarlardan biri onun yok sayılmasının nedeni sadece aykırı edebiyatından kaynaklı değildir, o bir kadındır ve biz kadınların başarısını yok saymayı toplum olarak çok iyi bir şekilde becerebiliyoruz.

Türk Edebiyatında kanonlaşma milliyetçilik, dinsel kimlik ve erillik kategorileri üzerinden yaşanmaktadır. Özellikle Tanzimat edebiyatında sesini duyurmaya başlayan kadın yazarlar, alışılagelmiş eril düzeni aşıp edebiyat otoritelerinin gözüne çarpma konusunda çaba göstermek zorunda bırakılmıştır. Fatma Aliye, Emine Semiye ve Nezihe Muhiddin gibi yazarlar o dönemin erkek yazarından sonra dikkate alınanlar olmuşlardır. Edebiyat kitapları da yenileşme dönemi edebiyatçıları sıralarken kadın yazarları en sona koyarak eril edebiyatın üstünlüğünü meşrulaştırmıştır. Sevim Burak'ın diğer kadın yazarlardan ayrılan yönü sadece cinsiyet farklılığı yüzünden ayrıma tabi tutulması değil aynı zamanda milliyetçilik ve dinsel kimlik farklılığını da kimliğinde barındırmasıdır. Gregory'nin tanımına bakarsak kültürel dışlanma mekanizmasının en büyük kurbanlarından biri de Sevim Burak olmuştur ifadesini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Yanık Saraylar...

Kitap altı öyküden oluşmaktadır.

İlk öykümüz: Sedef Kakmalı Ev

Öykünün kahramanları; Nurperi Hanım ile Ziya Bey'dir. Ziya Bey ölmek üzeredir ve tüm öykü boyunca okura onun ölümünün arka planda yer aldığı bir zamanlar arası yolculuk yaşatılır.

Öyküde Ziya Bey ile Nurperi Hanım'ın ilişkisi net olarak verilmez aralarında bir evlilik bağı mı anlaşmalı bir cinsel birliktelik bağı mı olduğunu Sevim Burak net bir şekilde okura yansıtmaz. Bu öyküden kadının öteki olma durumuna ilişkin bir saptama oluşturacak bir bölümü vererek diğer öyküye geçmek istiyorum.

"GELDİLER
Çok yorgundular
Sokağın başına dizildiler.
Sekiz on kişi vardılar.
Bunların ardından kadınlar göründü.
Çok yavaş yürüyorlardı, yan yana sıralanmaları uzun sürdü bu yüzden.
Ayakları çıplaktı.
Erkeklerin önüne çömeldiler
Birden elleri kolları kımıldamaz oldu."

(sayfa 7)

Kadınlar erkeklerin ardından gelen, sanki ayakları prangalanmış gibi çok yavaş yürüyen, ayakları çıplak bir şekilde erkeklerin önüne çömelme eylemi gösteren bir köle kimliği ile bize yansıtılmaktadır. Sevim Burak mekanizmanın kadına dayattığı bu role bu şekilde gönderme yapmaktadır.

İkinci Öykümüz: Pencere

Bu öyküde dilin kullanımı ve dil kurallarının tehdit edilmesi bakımından ilk öyküye göre daha üst düzeydedir. Öykünün kahramanları : anlatıcı kadın ve izlediği karşı evde intihar etmek üzere olan başka bir kadın. İki ayrı kişi var gibi gözükse de öykünün tümüne yayılan iç yansımalar bize bu iki kişinin özdeş olduğu konusunda ipucu vermektedir.

"iki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.
Belki de etmez;
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun.
Gizli kapaklı bir amacı olabilir.
İki gün oldu tam
...
İkimiz de iyi degiliz.
Kendini kaldırıp atmak için ufak bir işaretçik bekliyor benden;
Benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor; buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor.
Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetimiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor.
Önlemek
Kurtarmak
İstemiyorum..."

İçsel sorgulamalarla geçen bu hikaye kısa ama çarpıcı bir hikayedir. (Pencere hikayesinin bana hatırlattığı bir film oldu bacağı kırılan bir adamın evinin penceresinden komşularının pencerelerini gözleyerek çözdüğü bir cinyati ele alan bir film Alfred Hitchcock'un Arka Pencere filmi başarılı bir yapımdır.)

Üçüncü hikaye: Yanık Saraylar

"Bu öykü ceşitli okumalara açık bir yapı göstermektedir. Bir yandan kadının toplum içinde var oluş sürecini irdeleyen öykü, diğer yandan değişen kültürel düzen içinde kaybolan insanların durumlarını gözler önüne sürmektedir."

Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa, 59)

Bu öykünün kahramanı Sevim Burak'ın ablasının arkadaşı Nebahat Hanım'dır.

Nebahat Hanım Burak'ın öykülerini daktilo ile temize çeken kişidir. Öykü oluşturma sürecini çok sancılı geçiren Sevim Burak'ın kesip yapıştırdığı parçalardan oluşan, evinin perdelerine asıp parçaların yerini daima değiştirerek oluşturduğu üretim sürecinin montajında yer alan Nebahat Hanım'ı gerçekliğinden kopararak onu eserinde yeniden biçimlendirip bir nevi ödüllendirmiştir.

"Dudaklarında acı bir Gülümseme
Uğraş düzeninin aynalarında kendine baktı
Gerçekten O,
KENDİSİ...
Hiç değişmemiş
YİRMİ YILIN DAKTİLOSU
İstemli insanların soyundan
Karanlıkta kalmış kadın yüzü
Boyasız
Sevgisiz
Ölümsüz."

Sevim Burak'ın bu öyküde belirtmekte olduğu "Uğraş Düzeni" toplumsal düzeni ifade etmektedir. Uğraş düzeninin aynası onun toplum içindeki konumunu yansıtmaktadır ve kişi toplumun içinde var olan yirmi yıllık bir daktilo hayatına rağmen değişmemiş düzende yeri olmasına rağmen düzenin değiştiremediği bir kişiyi ifade ediyor bize uğraş düzeninin aynasındaki yansıma.

Bu kadın aynı zamanda;
"Boyasız, sevisiz, ölümsüz"dür. Makyaj kullamamakta ve bu durumla beraber uğraş düzeninde var olan "obje" olma konumundan sıyrılmayı istemektedir. Toplumun içinde istenilen kadın profilini çizmedigi için "sevisiz"dir. Erkekler tarafından ona sevgi gösterilmez yalnızlığa itilir. Bu yalnızlık ise onu "ölümsüz" kılacaktır. Çünkü toplumun yüklemiş olduğu cinsiyet rolüne kapılmayarak toplumun belirlediği kalıpların dışındadır. Topluma ait olunca toplum kişiyi doğurmakta ve zamanı geldiğinde ise öldürmektedir..


-Kendi ismiyle yaşama katıldığı gün SİMSİYAH DAKTİLO ÖNLÜĞÜNÜ üstüne giydiği dakikayı - aynalarda ki hüzünlü görüntüsünü - sanki derinlere gömülü ANILARINI belirtiyormuş gibi acı gülümsemesini - Ona ESRARLI bir güzellik veren BAKİRE BİR KIZ OLUŞUNU- ŞEREFİNİ - NAMUSUNU - yitirmeden yaşamasının kendi kendisinin ve başkalarının üstünde bıraktığı ESRARLI HAYRANLIĞI - ESRARLI HAYATINI - DÜŞÜNDÜ..."

Yanık Saraylar, sayfa 28

Bu parçada da uğraş düzeninin dayattığı ahlak, namus görüşlerine değinmekle beraber daktilo önlüğünü giymeye başladığı anları hatirlaması onun uğraş düzeninin içinde ne kadar var olmak istemese de bekareti konusunda toplumda var olan "Esrarlı hayranlığı" dile getirerek toplumun dayattığı kadın profilini ön plana almaktadır.

Parçalar üzerinden yorumlar ile oluyor incelemem çünkü bir bütünlük söz konusu olmamakla beraber parçalar dahi daha ufak parçalar halinde anlamlar ifade etmektedir.

Dördüncü Öykü : Büyük Kuş

Kentte kaybolmuş bir kadının, kentin kollarında onun tarafından öldürülmesini anlatan bir öyküdür. Bu öyküde kadınlığı, kimliği, yersizliği sorgular yazar.

Beşinci Öykü: Ah Yarab Yehova

Öykünün büyük bir bölümü yoksul, asker kaçağı olan Bilal Bey'in günlüğünden oluşmaktadır. Bu günlüğün içeriğinde Yahudi sevgilisi Zembul ve ailesi ile Bilal'in yakın çevresi yer almaktadır. Öykünün girişinde Tevrat'tan esintiler içeren şiirsel ifadeler yer almaktadır. Bu öyküde Yahudi kimliğini serpiştiren Sevim Burak, Yahudiliğin günahkarlara verilen en büyük iki cezasından birini de öykünün sonuna bağlayacaktır. Dil kullanımı konusunda diğer öykülerden daha sade bir öyküdür düzyazı kurallarını yıkmayan, normal sınırları koruyan bir dil kullanımı vardır.

Altıncı öykü: İki Şarkı (Ölüm Saati)

Kitabın en kısa öyküsüdür. Bir iç hesaplaşmadan oluşur bu öykü.

Saati öğrenmeye çalışan bir kadınla saati net olarak söylemeyen bir adamın diyaloğu ile başlar öykü. Sonra kadının bir tren yolculuğuna çıkmak üzere olduğunu ifade eder bize yazar. Ama bu yolculuğa çıkabilmek için zaman kavramını anlamdırabilmesi gereken kadının zamanı algılayamaması ve eril düzen tarafından zamanın dışına atılmış olan kadının ulaşmayı amaçladığı o kurtuluş trenini yakalayabilmesi mümkün olabilir mi?

Mübeccel İzmirli ile olan bir röportajında hikaye üretme sürecinin şöyle aktarır bize:

"Kendi yaşamımın ve başkalarının yaşamlarının dışında, bir düş ve imge karmaşığı ortasında yazabiliyorum. Yaşam'ı yaşam'dan keserek (bilinçle) bağlarımı kopararak yazabiliyorum. Hikayelerimin temellerini dünya görüşümün üstüne kurmuyorum. Hikayelerimin temellerini, kendi benliğimin altında kazıyorum. Hikaye yazarak, kendimde, ikinci bir yaşam'ın biçimini bulmaya çalışıyor, baş aşağı ve dikine inerek kendime saplanıyorum..."

Baş aşağı ve dikine inerek kendine saplanan bir yazarı okuma sürecinde beş kitabı ve iki inceleme kitabını geride bıraktım, kendi içinde yarattığı düşsel dünya ve keşfe çıktığı ikinci yaşamında yazarın kendi kendinden elde ettiği özü bulmayı hedef edinmedim sadece hikayelerinin akışına onun gibi kendimi kaptırıp baş aşağı ve dikine kendime saplanma hedefine ulaşmayı amaçladım.
292 syf.
·97 günde·8/10 puan
Öncelikle Calvino'nun oturup en sevdiği yazarların neden okunması gerektiğini açıkladığı bir kitap yazmadığını belirteyim. Bu kitap yazarın ölümünden sonra eski yazılarından yaptığı bir derleme. Kitabın ismi de ilk yazıdan geliyor. Bir derginin dönemin önde gelen İtalyan yazarlarına sorduğu bu soruya Calvino'nun verdiği cevap kitabın en akılda kalıcı yeri. Burada "Klasik Nedir?" sorusunu bolca cevaplamış yazar. Yapılan alıntıların da büyük bir kısmı buradan zaten.

Peki bu 8 sayfa bitince kitabı atıyor muyuz? Tabii ki hayır, indirimde de olsa o kadar para verdik, başka ne kapabiliriz diye devam ediyoruz haliyle. Calvino Görünmez Kentler ve Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu gibi aşmış eserlerinin yanı sıra edebiyatla da oldukça ilgili bir yazar (Post modern olmak bunu gerektirir zaten:) Nabokov gibi edebiyat dersleri vermenin yanı sıra gazete ve dergilerde bolca yazıları bulunmakta. İşte bu kitapta da (genelde kronolojik olarak) klasik olarak tanımlayabileceğimiz (ya da tanımlayamayacağımız:) bazı kitapları(ve yazarları) inceliyor. Odysseia ile başlayan kitap Pavese'ye kadar sürüyor. Spoiler sevenler için dizin de vereyim:)

Homeros - Odysseia
Anabasis-Ksenophon
Odivius-Dönüşümler
Plinius-Doğa Tarihi (2. .,7. ve 8. Kitap)
Nizami - Yedi Prenses
Joanot Martorell ve Martí Joan de Galba - Tirant lo Blanc
Ludovico Ariosto - Orlando Furioso
Ludovico Ariosto (Yine)
Gerolamo Cardano - Teselli Üzerine
Galileo Galilei - Doğa Kitabı
Cyrano de Bergerac - Öteki Dünya: Ay Devletlerinin ve
İmparatorluklarının Gülünç Tarihi
Daniel Defoe - Robinson Crusoe
Voltaire - Candide
Denis Diderot - Kaderci Jacques
Giammaria Ortes - İnsan Görüşlerinin Değerine İlişkin Hesap
Stendhal - Aşk Üzerine
Stendhal - Parma Manastırı
Balzac - Ferragus
Charles Dickens - Ortak Dostumuz
Gustave Flaubert - Üç Öykü
Lev Tolstoy - İki Süvari Subayı
Mark Twain - Hadleyburg'u Yoldan Çıkaran Adam
Henry James - Daisy Miller
Robert Louis Stevenson - Kumsaldaki Ev
Joseph Conrad - Kaptanları olan Kitaplar :)
Boris Pasternak - Doktor Jivago
Jean Petit - Acıyı Tanıma
Carla Emilio Gadda - Merulana Sokağı
Eugenio Montale - Belki Bir Sabah Giderken
Eugenio Montale (Yine)
Ernest Hemingway (Genel)
Francis Ponge (Genel)
Jorge Luis Borges (Genel)
Raymond Queneau (Genel)
Cesar Pavese (Genel)

Fark edeceğiniz gibi bolca (benim tanımadığım) İtalyan yazar/şair bulunuyor. Açıkçası bazı yerlerde epey sıkıldım, atladım hatta. Faydalanacaklar olur illa ki. Ama benim de zevk alarak okuduğum bölümler, yeni keşfettiğim kitaplar oldu. Batı edebiyatı ile (tercihen akademik düzeyde) ilgilenen okurların benden daha fazla zevk alacakları kesin.

Toparlamak gerekirse bu kitap klasikleri niye okumak gerektiğini soran okurlar için değil, onlar alıntılara ya da diğer incelemelere bakabilirler. Yukarıda belirttiğim yazar/şair/kitaplara ilişkin kafanızda bir soru işareti varsa ya da Calvino eşliğinde zorlu bir edebiyat yolculuğuna çıkmak istiyorsanız size şimdiden iyi okumalar.
170 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimin kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, ruhunu, bedenini ve yaşamını yönetmekte kullanmış bir bilge hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordan daha hususi ve seçkin yetilere sahip Marcus Aurelius'a ait bu kitap, Marcus'un felsefesini ve yaşama dair edindiği ilkeleri anlatan aforizmalarla doludur. Her insanın hayatında tekrar tekrar(!) okuması gereken kült eser. Edinin!
128 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10 puan
Okuduğum ilginç kitaplardan bir tanesi. Filiz Özdem, varoluşsal sancı ile umudu birarada barındırmış ender yazarlardan olduğu kesin. Kitabın gelişme bölümünde agnostisizm ve nihilizmin kırıntıları da var ayrıca. Kurgu- örgü, giriş- gelişme ve sonuç bağlantısı zayıf olsada, asıl eleştiriyi kötü Türkçe üzerine almalı bence. Türkçe konusunda sıkıntıları var anladığım kadarıyla. Başka kitaplarını okur muyum, kesinlikle. Yazarı topyekûn toprağa gömmek adil olmaz diye düşünüyorum. ~~Objektif perspektif ~~
170 syf.
" Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı kentlerin yüzü ışırdı " der, Platon.

Kitabı okuyunca, Platonun ne kadar çok yerinde bir cümle kurduğuna şahit oldum. Düşünün ki, 2000 yıl önce yaşamış olan bir kişi var karşımızda ve hala ismini dilimizden düşürmeyiz. Yaptıklarını, söylevlerini mümkün olduğunca kendi dünyamızda uygulamaya çalışırız.

Neden mi! Çünkü, Marcus Aurelius 2000 yıl önce görmüş insanlığın doğa ve insan üzerindeki yıkımını... Gördüklerini de gün gün günlükler tutarak insanın ahlaklı ve erdemli olmasını kısaca, insan olmanın felsefesini hem kendisine hem de derleyen kişiler sayesinde biz okurlara anlatmış yazar.

Bazı düşünceler bir yada iki satıra sığacak kadar kısa, bazıları ise uzundur. Düşünceler alıntılardan ve stoacı ( " İnsan olmanın amacı mutluluktur. " sloganını benimsemiş kişilerin oluşturduğu felsefe okulu.) öğretilerden çağrışımlar taşımaktadır.

Ara sıra yazarın kendi düşüncelerine de rastladığımız düşünceleri, mutlaka okumalısınız. Asla pişman olmazsınız...
224 syf.
·Beğendi
"Atalarımız" adlı 3lemenin 2.kitabı olan "Ağaca Tüneyen Baron" 3leme olduğunu bilmeden okuduğum yazarla tanışma kitabımdır aynı zamanda Calvino ya vurulduğum kitaptır ve yazarın en sevilen kitaplarından 1idir, oluşturduğu kurguyla her yaştan okura hitap eder...

Romanın başkişisi,soylu 1aileden gelen,12yaşındayken babasına isyan edip ağaca çıkan Cosimo üstüne yazılmış 1ütopyadır... 1daha yeryüzüne ayak basmayacağını söyleyip bütün ömrünü ağaçların ütünde geçiren, bütün ihtiyaçlarını orada gideren; ağaçların üstünde yemek yiyen, temizlenen,
"okuyan",
öğrenen, hatta âşık olan Cosimo, toplumdışı yaşayışına rağmen insanlarla 1likte hareket etmekte, onların yapıp ettiklerine müdahil olmaktadır. O, dünyayı değiştiremese de tanımaya ve anlamaya çalışmaktadır kurduğu düzen içinde. Bütün yaşamını ağaçlarda geçiren bu küçük Baron, doğa ile savaşan 1kahramandır. Roman, masalsı 1hava içinde, bütün sürükleyiciliğle anlatılırken, bence oluşturduğu kurguyla çok derin anlamlar da yüklüdür...

Yazarı tanımak adına başlangıç için en güzel kitaplardan 1i bence özellikle okuma ile ilgili anlattığı kısımlarda Calvino nun anlattığı tüm kitapları hemen okuyasi geliyor insanın :-))))) Calvino kitapta "Clarissa" kitabını öyle 1anlatir ki hemen okuyup yutasim gelmişti 1500syflik kitabı, Samuel Richardson ı okumadan bu kitapla sevmişimdir fakat hiç1kitabı çevrilmemiştir yazarın...

Atalarımız 3leme kitabı tek kitap halinde de olup ben ayrı ayrı kitap almayı tercih ettim. Ölmeden önce okunması gereken 1001kitap arasındadır, kesinlikle yazara şans verip okumanızı tavsiye ederim, ben yazarı her defasında çok çok severek okuyorum, tüm oluşturduğu kurgularla...
292 syf.
·25 günde·Beğendi·10/10 puan
Italo CalvinoKlasikleri Niçin Okumalı?

İtalya’nın “kalem sincabı” olarak tanınan yazarlığı kadar,edebiyat üzerine düşünceleriyle de damga vurmuş bir yazar Italo Calvino.Klasikler Niçin Okunmalı? Kitabında kendisi için büyük önem taşıyan,hayatının çeşitli dönemlerinde okuyup tanıdığı,yazar,bilimadamları ve şairler Üzerine yazmış olduğu deneme yazılarından oluşmuş kitap.Bir nevi kendi klasiklerini oluşturmuş.

Öncelikle benim için çok zorlu bir okuma olduğunu söylemeliyim.Çünkü bahsetmiş olduğu yazarlardan bir çoğuyla yeni tanıştım.Ama okumamı zorlaştırmak yerine yeni yazarları keşfetmenin mutluluğunu yaşadım,araştırdım.

Homeros’u edebiyatın ve şüpheciliğin babası olarak tanımlıyor,onunla birlikte,Ksenophon,Anabasşs,Galileo,Robinson Crusoe,Stendhal,Balzac,Dennis Diderot,Charles Dickens,Tolstoy,Borges gibi bilindik yazarların dışında, hiç okumadığım Robert Louis Stevenson,Trant ol Blanc,Gerolamo Cardano gibi yazar ve bilimadamları da var kitapta.

Kitabın hemen girişinde ondört maddeden oluşan klasikler hakkında konuşulan maddeler sıralamış Şöyle ki;

️Klasikler, haklarında asla “okuyorum “sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum “sözünü işittiğimiz kitaplardır.

Okumak fiilinin önündeki yeniden sözü ünlü bir kitabı okumadıklarını itiraf etmekten utananların küçük bir iki yüzlülüğün olabilir diyor.

Bir bireyin “oluşum dönemindeki” okumaların ne kadar kapsamlı olursa olsun her zaman okuyamadığı çok sayıda temel yapıt kalır geriye.



️Bir maddede ise” Bir Klasik, söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır.

İtalo Calvino Homeros İçin her tür şüpheciliğin ve bilimin ve edebiyatın babası diyor.


️Dünya Gerçekliği çoğul, dikenli, üstüste binmiş sık katmanlar halinde belirir gözümüze.Tıpkı bir enginar gibi. Edebiyat yapıtında bizim için önemli olan, her zaman yeni okuma boyutları keşfederek yapıtın sayfalarında sonsuz bir enginar gibi karıştırmayı sürdürebilmektir.

Ayrıca Italo Calvino diyor ki;

️Öncelikle Stendahal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim,tarihsel gerilim,yaşam atılımı bir bütün oluşturur.Puşkin’i severim, Çünkü berraklık berraklık,ironi be ciddilik demektir.Gogol’u severim, çünkü açıkça,kötülükle ve ölçüyle çarpıtır.Dostoyevski’yi severim,çünkü tutarlılıkla,öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır.Balzac’ı severim,çünkü kahindir.Kafka’yı severim,çünkü gerçekçidir.Svevo’yu severim,çünkü yaşlanmak da gerekir...Gibi sevdikleri bir çok yazarı sevme gerekçeleriyle açıklamış.
90 syf.
Sevim Burak Kimdir?
"29 Haziran 1931: Sevim Burak: “SİZ BÜYÜTMÜŞSÜNÜZ BÖYLE KALP DOĞUŞTAN OLMAZ"

Edebiyatında hem kişisel hem toplumsal sorunları ele aldı. Azınlık kimliğini okura düşündürdüğü kadar kadının toplumdaki yerini ve erkek-egemen toplumda önüne koyulan engelleri de sorguladı." Dikkatimi çektiği için incelememe aldım. (Adem Yüce'nin Sevim Burak'ın hayatı hakkında merak edip okuduğum iletisine bakmak isterseniz bu iletiye bakın derim. Buraya bırakıyorum,
#54951602)

Gelelim kitabını incelemeye Sedef Kakmalı Ev,Pencere,Yanık Saraylar,Büyük Kuş,Ah Yarab Yehova ve İki Şarkı (Ölüm Saati) altı hikayeden oluşuyor.

Birinci hikâyede Nurperi Hanım ile Ziya Bey arasındaki ilişki tam olarak sadece cinsellik üzerine mi? Yoksa evlilik üzerine olduğunu anlaşılmıyor... Alışamadığım pek anlayamadım ikinci hikayesinde anlamaya başladım yazarı açıkçası...

İkinci hikayesinde intihar eden bir kadın vardı,sanki diğer karşıda kendi yansıması diğer öteki gibi yapmak istemediğini anlatmaya çabalıyor ama anlayan yok,daha çok etkilendiğim hikayeydi.İşte size bir örnek alıntı Pencerede. Bu hikâyede daha iyi anladım yazarı ne anlatmak istediğini...

"İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekli­yorum.
Belki de etmez;
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun.
Gizli kapaklı bir amacı olabilir.
İki gün oldu tam.
Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum , pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım.
Bütün pencereleri dolaşıyorum;
Kadın da o yüksek terasta çabuk, kaygan adımlarla yürüyor.
Terasın tehlikeli uçlarına gidiyor.
Duvara çıkıp ipleri, çamaşırları geriyor.
Gene de güvenim yok. "Benim kendisini penceremden gözetle­diğimi bildiği için bu oyuna mahsus kalktı," diye geçiriyorum kafamdan.
Sık sık yan belinden tramvay caddesine sarkıp aşağıya ba­kıyor, iki kez art arda "hayır" gibisine başını geri sallıyor.
Bundan onun ölmek istemediği anlamını çıkarıyorum.
Gene de kesin değil.
Yıllardır umutlanmadım.
Yeni bir anı defterime başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum.
O da bana bakıyor.
İçimden geçeni okuyor.
Bu yüzden kırık bana.
Çok kaygılı."

Üçüncü hikâyede ise, Kitaba Ismini veren asıl hikayesi ikinci daha çok sevdiğim hikayesidir. Kadının toplumdaki yeri ve kültürel olarak farklılaşan insanları eleştirerek anlatıyor... Sevim Burak'ın ablasının arkadaşına yani Nebahat hanıma yazdığını öğrendim,tabii yazara yardımcı olmuş yazdıklarını geçirerek ve hikayesinde ona yer vermesi çok hoş bir davranıştı doğrusu...

Dördüncü hikayesinde ise Kadınlığını, kimliksizliğini sorgulayarak,kentte kaybolmuşluğunu,kentin içinde öldürüldüğünü hikayesi anlatıyor... Onu kabullenmeyen kentle güzel ve içler acısı konuşması vardı yazarın...

Beşinci hikâyede ise yazarın Yahudi kimliğinden ve "Tevrat" Kutsal kitaptan alıntılar ama şiirsel olarak almış yazar.Asker Kaçağı Bilal'in günlüğünden oluşuyor ve Bence ayrıldığı eşinden de bahsetmiş gibime geldi. En anlaşılır hikayesiydi bence...Işte size alıntı "Akşamüzeri çocuk meselesinden dolayı Zembul'le aramızda kavga oldu. O aralık bize gelmiş olan Ziya Bey de söze karşı.Çocuk kırklandıktan sonra ayrılmaya karar verdik."

Altıncı en kısa ve en son hikayesi ise, iç çatışmalardan meydana geliyor bu öyküde...Zaman kavramını anlamlandırması için kendi zamanını algılaması gerekiyor. Bu erkek düzeninde mümkün mü?..

"Saati yaklaşıyor - Saati gelmiş -Ortalıkta yok - Kendi kendini çağırır- Sevim - Sevim - Sevim - Duymuyor musun - Hem sağır hem de ağzında dili dönmez 80 yaşında - Karaşo­ ooo - Karaşooo - Karaşooooo - Hep bağırır - Dokunsanız ağlar - Düşünmesi zor bir ağlama - Gittikçe çocuk oluyor - Gittikçe zarif - Şeffaf -Nerdeyse ruh haline gelecek - Kendisine sorsa­nız daha da yok olur - O ' nu arıyorum burada - Elbiseciğinin altında O' nu bulan.."


Kitabın hikayelerini anladığım kadarıyla,sizlere anlattım,şunu anlıyorum yazara kadın olduğu ve dininden dolayı geri zamana itilmiş ve yazar kendisinin çok okunmasını istiyor,umarım okuyanı bol olur,yeni tanıyorum bende yazarı, kalemini sevdim ben... Genelde yazarların hayatları beni ilgilendirmiyor yazardan aldığım tat önemli benim için, tavsiye ederim,keyifli okumalar. :)
"Eğer birisi, fikirlerimin ve eylemlerimin yanlış olduğunu kanıtlayarak beni ikna ederse, seve seve değiştiririm onları, çünkü benim aradığım gerçekliktir, gerçeklikten kimse zarar görmez, yanılgılarında ve bilgisizliklerinde direnenlerden başka." 

Yazarın biyografisi

Adı:
Filiz Özdem
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 19 Temmuz 1965
Filiz Özdem (İstanbul, 19 Temmuz 1965) İtalyan Lisesi ’nden mezun olduktan sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi, aynı bölümde yüksek lisans programına devam etti. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, yazıları, yorumlayıcı sanat metinleri ve çevirileri yayımlandı. Urfa, Balıkesir, Mersin, Mardin, Kars, İstanbul, Maraş, Denizli, Çanakkale üzerine şehir monografileri hazırladı. Pier Paolo Pasolini, Luigi Malerba, Italo Calvino, Edmondo de Amicis ve Carlo Collodi ’nin çeşitli kitaplarını çevirdi. Maltepe Sanat Galerisi Yayınları’ndan Saydam ve Seyirci (1999) adlı şiir kitabı yayımlandı. Korku Benim Sahibim (2007), Düş Hırkası (2009), Yalan Sureleri (2010), Rüya Bekleyen Adam(2012) adlı romanları ve çocuk edebiyatı alanında da pek çok kitabı YKY’den yayımlandı.

 

Yazar istatistikleri

  • 17 okur beğendi.
  • 1.938 okur okudu.
  • 94 okur okuyor.
  • 1.229 okur okuyacak.
  • 31 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları