“Heykel ve ayna! Gözleriyle orada, maviliğin kenarındaki asil varlığı kucaklıyor, kabaran bir heyecan içinde, bu bakışlarıyla bizzat güzelliği, Tanrı’nın fikrine ait biçimi, bir insanda kendini açığa vurarak hafif ve mültefit, tapınılmak için önüne dikilmiş yalnızca düşüncede yaşayan o tek ve arı mükemmelliği kavradığına inanıyordu. Sarhoşluktu bu; yaşlanmakta olan sanatçı düşünmeksizin, hatta hırsla karşılıyordu bunu. Zihni doğum sancılarıyla kıvranıyor, zekası kaynamaya başlıyor, belleği gençken öğrendiği, ama şimdiye kadar hiçbir zaman kendi ateşiyle tutuşturmadığı o çok eski fikirleri dışarıya atıyordu. Güneşin dikkatimizi entelektüel şeylerden duyusal olanlara çektiğini okumamış mıydı? Güneş ruha kendi asıl halini tamamen unutturacak ve ruhu şaşkın bir hayranlıkla, ışıkların değdiği en güzel cisme bağlayacak derecede zihni ve belleği uyuşturup büyüler, hatta o zaman ruh ancak bir cisim yardımıyla daha yüksek fikirlere yükselebilir, dememişler miydi?”