“Eylül ayıydı. Gökyüzü dipsiz, çiy taneleri heybetli, dağlar amaçsız, ay ışığı parlaktı. Kafamı kaldırıp yukarı bakınca yıldızlarla göz göze geldim. Hepsi ışıl ışıldı. Sanki ezkaza insanların üstünde duruyor gibi bir halleri vardı.”
Bu dünya ısrarcı, zehirli, yaygaracı ve her şeyden önce arsız insanlarla dolu. Özellikle bazılarının bu dünyaya ne yapmaya geldiği anlaşılmıyor. Üstelik bu sadece yüzlerine bakarak ulaştığım bir sonuç değildi. Çoğu sadece yer kaplıyor. Bu geçici dünyadaki alanların çoğunu alıyor ve bunu müthiş bir itibar gibi sunuyorlar.
Kaç yıl beklerse beklesinler hareket edebilecek gibi durmayan, suyun dibinde hapis kalmış bu yosunlar, hareket etme ihtimalleri olan bütün şekillere giriyor; sabah akşam, bütün gün ve gece bekliyor, öldürdükleri yılları saplarının ucunda biriktiriyorlardı. Bütün bu zaman diliminde hareket edememişler ve gözleri açık gideceklerini bilerek yaşıyor gibiydiler.
“Sen neredeydin? Keşiş seni sordu. Yine tek başına yürüyüşe mi gitti dedi.”
“Evet, Kagami gölüne kadar gidip geldim.”
“Oraya ben de gitmek istiyorum.”
“Gitmelisin.”
“Resim çizmek için güzel bir yer mi?”
“Kendini boğmak için güzel bir yer.”