acımı taşıyan kap artık kurumuştu. bu kabın ağır olmasının sebebi abim* miydi diye düşündüm. tüm motivasyonum yitip gitti. "acı duyma yetimi bile kaybetmiştim."
insan hayatı karşılıklı olarak kandırılıp hiçbir şeyin farkına varmadan birbirlerini incittiği ve bu tuhaflığın bariz bir şekilde ortada olduğu örneklerle dolu. "ancak benim karşılıklı kandırılmaya bir ilgim yok." ( katılmıyorum ) ben soytarımla birlikte sabahtan akşama kadar insanlara rol yapıyorum.
yine de, durum buysa, buna nasıl tahammül ediyorlar? her günü pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden, hatta siyaset tartışmaya devam ederek nasıl atlatıyorlar? - işlerin böyle olması gerektiğinden o kadar eminler ki kendilerinden bir kez bile şüphe duymuyorlar mı? eğer öyleyse, sanırım katlanmak daha kolay olabilir. merak ediyorum, insanların böyle olup olmadığını ve onları mutlu eden şeyin bu olup olmadığını merak ediyorum. bilmiyorum işte... acaba geceleri rahat uyuyorlar mı, sabah dinç uyanıyorlar mı? nasıl rüyalar görüyorlar? yolda yürürken ne düşünüyorlar? - hayır, bunu da anlamıyorum. düşündükçe daha da anlayamaz hale geliyorum ve kendimi, yalnızca benim tamamen farkı olduğum şeklinde korkunç, rahatsız edici düşüncenin saldırısına uğramış buluyorum.
mutlu muyum? aslında küçüklüğümden beri insanlar sürekli şanslı biri olduğumu söylüyor ama bana sorarsanız cehennemde gibi hissediyorum, bana şanslı olduğumu söyleyenlerse benimkiyle kıyaslanamayacak ve ölçülemeyecek kadar mutlu görünüyorlar.
tanrı'nın insanların ayrı yaşamasını istemediğini ve dolayısıyla herkesin kendisi için neye ihtiyacı olduğunu onlara açıklamadığını, ancak aynı zamanda onların bir arada yaşamalarını istediğini ve bu yüzden herkesin, kendisi için neye ihtiyacı olduğunu onlara göstermek istediğini anladım.